21 Şubat 2018 Çarşamba

3 dilli çocuk yetiştirmek - 7

Özelden en sık aldığım sorulardan biri, iki ve daha çok dille çocuk büyütmek üzerine deneyim ve öneriler oluyor ve blogda daha önce de "çift dil" başlığı altında bulabileceğiniz 6 yazımda bizim evdeki 3 dilli durumun gidişatını anlatmıştım. Fakat nedense bu yazılarıma 2,5 yaşında ara vermişim! Bilinçli bir ara değil, resmen yazmayı unutmuşum.. Şimdi bu konuyu 4 yıllık deneyimle bir daha ele almaya karar verdim ve bir arkadaşımın özellikle bu konuda yazdığı bloğa şu linkte ulaşabileceğiniz bir yazı yazdım. Çok ilgi gördü ve yaklaşık 11.000 defa tıklanarak okundu. Bir çok yorum ve özel mesaj aldık, oldukça sevindirici bizim için çünkü aslında "ay bizim çocuk şakır şakır 5 dil konuşuyor canıııım, ne var ki bunda" diyen anne babalara kapak babında, neşeli bir yazıydı ve sanırım birçok anne babayı "rahatlattı".


Yazı baya uzun ve ayrıntılı ama İngilizce olduğu için, özetle; "anlıyor da konuşamıyor" ya da "bakıcısı Çince konuştu diye öğreniverdi" ya da "biz İngilizce tv izliyoruz ordakileri anlıyor hep" falan gibi anlamsızlıklar içindeki annelere inat, çocuğunuzun çift ya da çok dilli olması ancak bu dillerde grameri düzgün, kelime dağarcığı geniş akıcı ve anlaşılır konuşabilmesine ve dili yerinde ve esnek şekillerde kullanabiliyor olmasına bağlıdır diyorum, diyeceğim.. Yoksa ben de okul yıllarımda öğrendiğim İtalyanca ve Fransızca'yı da gayet güzel anlayabiliyorum, hele sadece 2 sene yaşadığımda öğrendiğim Hollanda'cam "bu dil bebeklerin kullandığı Almanca gibi, ben sadece 1 günde öğrenmiştim" diyen kendini beğenmiş Almanlara göre "großartig" :P Ama her aklı başında insan gibi, bu dilleri gerek kaptığım kelimeleri birleştirerek, gerek "iletişimin %70'inin beden dili olması" kuralı gereği anlasam bile, hiç birini konuştuğumu iddia ederek "böbürlenemem", çünkü bu dillerde rahat ya da kıvrak değilim, gün içinde bu dillerde düşünmüyorum, rüya görmüyorum, ağzımdan bu dillere ait kelimeler çıkıvermiyor.

Gelelim Maya'ya.. "2,5 ile 4 yaş arasında Maya 3 dili adabıyla konuşmaya başladı" diyebilirim. Şimdi anadili anasının dili olmayan Almanca, ikinci anadili İngilizce ve bunlardan biraz daha geride güdük halde Türkçe. Ben güdük diyorum ama o kendini iyi Türkçe konuşuyor sanıyor çünkü gayet iyi anlaşıyor, özellikle son seferde kendi yaşıtı arkadaşlarla zaman geçirince resmen ivme yaptı Türkçe'si. Ama yine de Almanca düşündüğü ve grameri Almanca kurduğu için "ben seni yok oynamak" gibi Alamancı'lıklar yapmıyor değil. Yani evet artık gönül rahatlığı içinde 3 dilli diyebiliriz kendisine ama hala işin başındayız, önümüzde uzuuuun bir yol var; bu üç dilde iyice kıvrak hale gelebilmesini, sonra 3 dilde de okumayı yazmayı öğrenmesini ve dillerin kendi edebiyatından zevk almasını diliyorum. 4 yaşında geldiğimiz durum, 3 dilli oluşundan utanmak yerine (geçen sene böyle bir dönem yani  selective mutism yaşadık) bunu bir yetenek olarak anlamaya ve bununla gurur duymaya başladı, şimdilerde dillerin müziğini yakalamaya ve kıvraklaşmaya çalışma döneminde. Bana düşen görev şimdi dominant Almanca'nın baskısında İngilizce ve Türkçe'ye de eşit zamanlar ayırabilmek. Bunun için özellikle dominant olmayan dillerde Maya'ya arkadaş ve oyun grubu bulmaya, kitap okumaya ve günlük 30dk olan ekran zamanını orjinal dilinde çizgi film izlemeyle geçirmeye çalışıyorum. Bir de aynı ortamda birden çok dil kullanmamaya, yani "belli zaman ve mekanda belli dili kullanma" teorisini kullanmaya özen gösteriyorum (bu sayede tek cümle içinde karman çorman diller sorunu daha azaldı). Başka da ne yapılabilir, bilemiyorum, buldukça yazacağım.

16 Şubat 2018 Cuma

İlgisizlik de bir şanstır!

Dün tam yatağıma girmişim yastığımı kucaklamışım, bizim BAP "ya bazen acıyorum bu Lukas'a, ikinci çocuklar ilgisiz mi büyüyor böyle hep" diyip, totosunu dönüp, horul horul uyumasın! Sağa dön, sola dön, düşün düşün, uyku tutmadı beni sabaha dek. Gün ağarırken artık ben de kendimi dünyanın en ilgisiz, en ihmalkar anası ilan etmiş, çocuğu da 35 yaşında hala emen, sinirlendikçe oturduğu yerde ayaklarını ikiye açıp kafasını küt küt yere vuran (evet yapıyor bunu) bir vak'a-i vakvakiye olarak zihnimde canlandırmıştım. Gece düşünmek bana yaramıyor.

Aslında onun kastettiği ilgisizlikten ziyade aşırı ilgi yoksunluğuydu. Yani o ilk çocuğa gösterilen buldumcukluk hali, ikinci çocukta olmuyor, bu bir gerçek. Bizim Maya'nın uykusu/emmesi/çişi her bi şeyi saatli kontrollü, şakşaklı aferinli falandı, e bu Lukas zaman kavramından tamamen bi'haber büyüyen bir çocuk. Acıktı mı yiyor, yoruldu mu uyuyor, birimizin aklına gelirse ya da koku dayanılmaz bir hal alırsa bezi değişiyor, saçı domates sosu olduysa yıkanıyor, yemin ediyorum bir kez elinden tutup da yürütemedik, kendi oturdu kendi yürüdü.. İstemedi de, çeti hep elini kolunu.. Çocuk resmen kendi kendine büyüyor!

Doğrusu da bu tabii ama işte ilk çocukta her şey ilk olunca insan her anın çok özel falan olduğunu düşünüyor ya, Lukas uçmadığı sürece bizi "etkilemesi" pek mümkün değil, dolayısıyla gelişim evrelerinde ne bir destek ne bir aferin alıyor. Bilmiyorum bu motivasyon yoksunluğu ilerde onu üzer mi? Hani insan ailesinden "aslansın, başarırsın" duymak da istiyor, arada "ay benim çocuğum süper" diye övünülmek de istiyor (bana hiç olmadı bunlar, ben de yapamıyorum ayıp gibi geliyor insan arasında ama çocuğu özelde yakalayıp yapmak lazım aslında..)

Ama bu işin tabii bir de olumlu yanı var, herhangi bir evrede "geri kaldı mı acaba?" ya da "yetersiz miyim?" endişesi de hiç yaşamadık, Maya'ya hala bugün bile yetersiz bulduğum anneliğimi Lukas'a fazlasıyla yeterli buluyorum mesela.. Daha az ilgi ve destek göstersem bile, kendimi çok daha yeterli hissediyorum, çok tuhaf! Oysa Maya'ya yetemedim, yetişemedim hiç.. Hep bir eksiklik, yetersizlik hissi var bende ona karşı, hep "yanlış yapıyorum, yine mıçtık mavisi.." Ama Lukas için "aman fazlasını bile verdim, sonuçta ikinci çocuk, anca kalan zaman ve enerji belli" diyip geçebiliyorum. O da talepkar bir çocuk olmadığı için belki de..

Fakat, arada eşimin de haklı olduğu bazı hadiseler olmuyor değil, mesela çocuğu bırakmışım iş yapmaya çalışıyorum, sonuçta bildiği ev, ne yapabilir ki.. Nerde buluyorum, tabii ki klozetin içinde. Beline kadar girmiş ve ağzı yürü ıslak. İvvvvvrenç ama oluyor. Sanırım 2+ çocuklu her evde oluyor. Ne yapıyorum, hemen bir foto çekiyorum sonra yıkıyorum çocuğu ama kızamıyorum bile yahu, o kadar komik ve o kadar benim ihmalim kaynaklı bir olay ki.. Sadece tuvalet değil bu arada, fırın, çamaşır makinası içini de seviyor yavru..


Aslında sanırım ben onun yaramazlıklarından da gizli bir zevk alıyorum. Biraz da önem listelerim değişti, dökülsün, saçılsın, nasılsa temizlerim ya da yeter ki keşfetsin, oynasın, kendi kendine olmayı öğrensin de, ne yaparsa yapsın. Ama işte ilgisizlikle ufak bir denge çizgisi var, bazen o çizgiyi aşabiliyoruz ve ben "ya çocuğa hiç ilgi göstemiyorum, Maya'ya bu yaşta okuduğum kitapları okuyamıyorum (elime alınca koşarak kamyonuna doğru kaçıyor, entelektüellik sıfır otur, adamın tabiatında kamyon şöförü olmak mı var nedir?), Maya'daki gibi oturup saatlerce oynayalım diye 5dk'da bir yeni oyunlar icat etmiyorum (ben yemek hazırlarken o tencerelerle kaşıklarla bateristçilik oynuyor) yani ikinci çocukla "kaliteli zaman" falan hikaye oldu. Anca Maya'nın arkadaşları gelince onlarla oynuyor (çoğu zaman odadan atıyorlar) bir yaşıtı arkadaşı bile yok zavallının (Maya'nın ne çok vardı bu yaşta..)

Amaaaaa; sarılmaca, yerlerde yuvarlanmaca, koşturmaca ve kudurmacada çağ atladım (Maya'yla hep eğitici öğretici oyunlar oynardık, aktivite yapardık, çok aktif oyun oynamazdık, istemezdi ama pek bilmezdi de..) Hele ikisi bir arada olunca, evde yastık üstünde yastık bırakmıyoruz, Maya'yı da kendimize benzettik (hala aşırı empati uzmanı olduğu için arada Lukas düşecek vs. diye resmen anksiyete krizi geçirse de benden devamlı "bişi olmaaaaz" duya duya çağ atladı kendisi), hepimiz çığlıklar atarak kuduruyoruz, özellikle kış ayları için şahane bir enerji boşaltma yolu.

Ha bu arada, Lukas konuşmuyor. Anca Pama (anne, baba ve maya için ortak sözcüğü), gittiii, gel gel ve hammmm diyor - zaten hayatı bu 4 kelime üzerine kurulu zavallının.. Ama "evladım süloymooon, kime diyom, herkeslerin çocuğu konuşmaya başladı bi sen kaldın evladım" hali gelmiyor değil arada üstüme ve diyorum ki, ya acaba ben ve eşim genelde sessiz sakiniz, gürültü sıfır büyütüyoruz çocukları, tv bile yok (Maya tv'yi bodruma attırdı, istemiyormuş evde tv!) ondan mı konuşmuyor? Daha 16 aylık, çok beklentim de yok aslında ama işte işin içinde "ebeveyn ilgisizliği riski" olunca, kendi kendime kuruntu yapıyorum, babası gibi 3 yaşından önce konuşmayacak mı acaba?

Ketum biri mi ilgisizlikten güdük mü kalıyor, anlamadım ki..

11 Şubat 2018 Pazar

Anneliğin 5. yılı servis ve bakımı

5 yıl mı? Yani hamilelikle birlikte evet! Hamileliği neden saymayayım ki, en zor kısmı belki de.. Ya da doğum mu daha zor? Ya da en zoru çocuğu alıp eve gelmek, herkesin işine gücüne dağılması ve senin çocukla baş başa alman mı? Ya da bunu yıllar boyu yapacak olmanın, artık ömür boyu bir ya da daha fazla canın sorumluluğunu üzerinde taşıyacak, asla eski gamsız baykuş günlerine geri dönmeyecek olduğunu anlaman mı?

Hangisi bilmiyorum ama, 5 yıldır farklı bir ben var içimde, benden gayrı.. Maya'ya hamileliğimi öğrendiğim anda birden değişmedim, aslında düşünüyorum da Maya doğduğunda hatta ilk aylarında bile biz eşimle hala kendimiz çocuktuk! Çoğu Türk arkadaşımdan daha geç, çoğu Alman arkadaşımdan daha erken anne olmuştum ama kendim hala çocuktum, evet.. Sanırım beni büyüten Maya ile yaşadıklarımız oldu.. Özellikle o ilk aylarımız, ilk 8 ayımızın her dakikası..

Ne çok ağlıyordu.. Ne çok ağlıyordum.. "Allahım ne var bu çocukta, hasta mı, bende mi bir sorun var.." düşüne düşüne delirecektim. Her duyguyu yaşadım o ilk 8 ayda, korku, çaresizlik, öfke.. Evet öfke ya, korkunun hemen ardından doğan ikiz kardeşi, öfke.. "Maya'dan nefret ediyorum!" diye bağırdığımı hatırlıyorum BAP'a, hızımı da alamayıp "benim suçum ne, neden böyle cezalandırılıyorum?" diye bağırmaya ve ağlamaya devam etmiştim. Koca mavi gözleriyle bakıyordu oysa babasının kucağından bana.. Çok tecrübesizdim, çok sabırsızdım, çok toydum.. Ah şimdi o günler geri gelse (gelmesin aman, lafın gelişi canım.. Allah düşmanıma bile vermesin o günleri) yine çok daralırım eminim ama şimdi iki çocuk ve 4 senelik annelikten sonra, sanırım kendimi kucaklar "geceçek ceren'im, geçecek.." derim en azından. Sende değil sorun, bazı çocuklar böyle, şanssızlık ama bir bilsen o cartlak bebek olacak sana 4 yaşında (hala biraz cartlak ve çatlak) ama şahane bir kız evlat diyebilirim.. Bir de hemen bir psikoloğa koşarım, hemen bir anne destek grubuna koşarım, hemen bir yardımcı ararım, çünkü artık yardım istemeden kendi ayaklarında durmaya çalışmanın bir "başarı" ya da "gurur" olmadığını öğrendim.. Yardım isterim hemen, hem de alabildiğim maddi manevi her türlü yardımı isterim.. Annelik 4 senenin ardından çekinmeden söylüyorum: ÇOK ZOR.

Sonra Lukas geldi.. Arada bir bebek kaybettik, sürpriz bir hamilelikti ve aynı hızda da elimizden aktı gitti. Bazen düşünüyorum, olsaydı büyük ihtimal Lukas olmayacaktı, ilk zamanlar düşünemiyor insan ama her işte bir hayır var dedikleri, doğru.. Lukas ondan 1 sene sonra, isteyerek geldi, düşük sonrası gelen her bebek gibi "Rainbow Baby"idi yani gök kuşağı bebeği.. Yağmurdan sonra açan güneşle gelen.. Allahıma şükürler olsun... Şükürler olsun her iki çocuğum da sağlıklı, yüzümü gülümseten minik insanlar. İnşallah onların sağlıkla ve mutlulukla büyüdüklerini, kendi ayakları üstünde dimdik duran etik bilincine sahip ve canlıya doğaya saygılı yetişkinler olduklarını da görmeyi nasib eder Allah bana ve eşime. Allah onları iyilerle karşılaştırsın, yollarına hep ışık tutsun.. Tek duam bu onlar için.. Hepimizin çocukları için..

Bana gelirsek.. Her zamanki gibi, en son "bana" gelirsek.. Anneliğimin 5. yılında kendimi 5 yıl değil en az 15 yıl yaşlanmış hissediyorum. Lukas uykusuz bir çocuk ve ben 7-8 saat uyumayı seven bir insandım eskiden. İnsan 4 saat uykuya da alışıyor ama zorluyor. Mesela tahammül eşiğin düşüyor, eskiden gülüp geçeceklerine sinirlenebiliyorsun. Ben yine çok gülen ve güldüren biri olmaya çalışıyorum ama bazen kendimi herşeyi çok aşırı ciddiye alır halde buluyorum ve bu beni korkutuyor.. Kendimi tanıyamıyorum bazen.. Mesela aynada kendimle gözgöze gelince, tamam kendimi hala sevimli ve kendi çapımda güzel buluyorum ama bazen de "ne kadar hızlı çöktüm" diyorum, 5 sene önce orda olmayan kırışıklıklar, kaşlarım bazen gergin bir şekilde havada asılı ve dişçim çok kızıyor: "sen hiç böyle dişlerini sıkmazdın, baksana şurda aşınmalar başlamış, damak mı versem ne yapsam?" diyor. Gerçekten de özellikle yoga sırasında farkındalığımı arttırıp rahatlamaya çalışırken en çok çenemi sıktığımı, dudaklarımı gerdiğimi fark ediyorum. 5 sene önce olmayan bir mimik bu.. "Ya havle" çekmekten mi ne..

Ayrıca 5 sene önceye göre 3 kilo ağırım ve daha sarkığım. Dik durmuyorum ve özellikle sırt ve bel bölgemde duruşa ve çocuk taşımaya bağlı ağrılar var. Bir de ellerim çok kuru! Bu kuruluğu nasıl gidereceğim bilmiyorum, krem falan işe yaramıyor. Bezden önce yıka, bezden sonra yıka, yemek verirken yıka, verdikten sonra yıka, eller devamlı suda.. Hele saçlarım.. Açsam bi türlü, topuz yapsam bi türlü.. Sözümona kestirdim açık kullanırım diye ama kısa saç uzundan çok daha kullanışsızmış meğerse! Buyrun banyodan sonra bir kaniş köpek olarak ben:


Amaaaaa. Psikolojim 5 sene önceye oranla daha sağlam. 5 sene öncesinin gel-git halleri, uçarı halleri kalmadı. Zamanım yok yani yoktan arıza çıkartmaya. Günler o kadar yoğun geçiyor ki, kendimi fazla didiklemeye zamanım da mecalim de yok. Buna kabullenme mi deniyor emin de değilim ama eskiden kafamı taktığım bir çok şeye gülüp geçiveriyorum artık. Hele benim ve ailemin dışındaki konulara hiç takılmıyorum, başkasının ne yaptığı, ne beklediği hiç önemli gelmiyor bana artık.. Eskiden ne çok önem verirdim fikir dinlemeye ve fikir almaya.. Dünyayı kurtarmak için boşa kürek çekmektense kendi çevreme odaklanmayı öğrendim sanırım.. Çocuklar öğretti sanırım..

Ha bir de olduğu kadarı yeterli diyorum. Daha çok şükrediyorum. Sanırım daha inançlı ve daha umutlu biriyim çocuklardan sonra. Tamam hala "entelektüel insanın mutlu olması mümkün değildir" diye düşünsem ve bir çok şey beni çok rahatsız etse ve bunları değiştirmek için uğraş versem de, artık gücümün değiştirmeye yetmediği şeyleri kabullenmeyi öğrendim. "Bu neden böyle?" lafını daha az kullanır oldum, "uyum becerisi" daha önemli hale geldi. Hele iki çocuktan sonra, planlama ve öncelik belirleme konusunda sanırım uzman düzeye yaklaştım. Biraz daha rutin oldum ama esnekliğimi çok fazla yitirmemeye özen gösterdim, rutin içinde sıradanlığın sıkıcılığını elimden geldiğince mizah kullanarak ve anlık fikirlerin peşinden gitmeye çalışarak biraz renklendirmeye çalışır oldum.

Ah bu mizah.. Benim için bir zeka göstergesidir. Olmazsa olmazım'dır. En zor anımda elimi tutan beni kaldıran en önemli gücümdür.. "Maya'nın annesi çok eğlenceli" dedikleri zaman, dünyalar benim oldu, "15 senelik sevgilimsin hala çok gülüyorum, hayranım sana" dediğinde en baştan aşık oldum, "ay çok pozitifsin, ne olur sık sık buluşalım" dediklerinde motive oldum ve hala sevdiklerimle birlikte kendime ve hayatın bokluklarına ağız dolusu kahkahalarla gülmekten çok zevk aldım.

Sen çocuğu büyütüyorum sanıyorsun ama asıl çocuk insanı nasıl da büyütüyor..

(Ya da, sen büyüdüm sanıyorsun ama daha oooo hooo, yolun başındasın be çekirge..)

6 Şubat 2018 Salı

Hoktan meseleler

*Ben asla küfür edemiyorum ama tüm yazı boyunca kendimi aşıp cümle başına en az 1 adet düşecek şekilde olmasına da dikkat ederek bok bok bok dedim. Bir nevi terapi :D Kusura bakmayın, normalde gerçekten kibar ve düzgün Türkçe kullanmaya çalışan biriyimdir ama son zamanda çok bokluklar oluyor, doldum artık, "bizim memlekette boka bok denir" diyesim var yahu..! Ama madem olan biten bokluklara bok diyemiyoruz, ben de bokun bok olduğu boklu bir yazı yazarım artık, anlayana..

Bir önceki romantik yazıma atfen, son günlerde başımızda bulunan boktan bir mevzuyu anlatmak istiyorum. Ben yolda bir bok buldum sevgili dostlar ve bu boku eve getirdim. Ama acaip şirin bir bok yahu, siz bulsanız inanınız siz de hemen sahiplenmek istersiniz. Bu bok başka bok. Bu bok plastik şaka boku! :D İşte altta, bokumuz.


Maya'nın anaokulunun park yerinde bulduk bu boku. Tabii boku ilk gören ve acaip rahatsız olup çığlığı basan Maya oldu. Hakikaten bok da bok gibi duruyor bitkilerin ortasında. Tabii bizim buralarda sokakta yaşayan köpek kedi olmadığı için, sahiplilerin de bokları kavuniçi bok poşetinde toplanıp özel çöplere atılması gerektiği için, yollarda bok görmek pek mümkün değil. O nedenle bu boka baya şaşırdım ve boku şöyle bi süzdüm ki, bokun plastik olduğu hakikaten iyi bir inceleme gerektiriyor. Adamlar iyi bok yapmış. Bokun bok olmadığına Maya'yı inandırmak zor oldu ama bir dal parçasıyla boku dürttük ve bok yuvarlanıp yine de bozulmayınca bizimki bir kahkaha atıverdi. 

Zaten bu yaşların gündemi baya baya bok, birbirlerine gizlice "kaka" ya da "çiş" diye fısıldayıp (yasak bunları açıkça söylemeleri) anlamsızca gülme dönemi. Neyse boka güldük geçtik, geldik eve. Afedersiniz benim jeton biraz boktan, geç düşüyor (aramızda jeton ne bilmeyenler olabilir yani server biraz geç diyorum). Evde ben bir aydınlanma yaşadım ve bu bokun birçok alanda inanılmaz boka yarayacağını fark ettim. Mesela bu bokla BAP'cığımı keklemek acaip keyifli olabilirdi! Ya da bu işi baya rutine bağlayıp, Maya'nın bok korkusunu bile yenebileceğimi fısıldadı içimdeki analık iznine kaçmış psikolog. Yani işi iyice boka sardırma riski olsa bile, bu boku ikide bir burnunun dibine çıkarıp, bokla oynamasını sağlayarak çocuğu boka duyarsızlaştırmayı deneyebilirdim! Eureka!

Sabahın köründe, kimse akıl edip almadıysa boku almaya koşa koşa evden çıktım. Evet bok hala orada duruyor, ışıl ışıl parlıyordu. Aldım eve geldim ama karma bana nanik çekmesin diye önce ederi kadar (bokun ederini hesaplamak da ilginç bir deneyimdi doğrusu) parayı marketteki bağış kutusuna bıraktım sonra eve getirip boku iyice bir yıkadım, o an bir kez daha "ulan bu bok hakiki bok olmasın" paranoyası da yaşamadım değil, adamlar iyi iş çıkarmış hakikaten! Çok etkilendim ben bu boktan. Neyse. Bok yıkanınca daha da güzelleşti, hemen BAP'ın sabah koşusundan gelip tüm ısrarlarıma rağmen sırf inattan kapının önüne çıkarıp Alaman köylüleri gibi orda bıraktığı, ayakkabılığa koymaya üşendiği spor pabucunun üstüne koydum boku!

Allahım zaman geçmek bilmiyor, aklım fikrim bokta. Bi vesileyle adama kapıyı açtırsam boku görecek, kopacağım.. Neyse geldi o ulvi saat, kapıyı açtı ki BOK! Suratındaki boktan ifadeyi görecektiniz :D Tabii aşırı güldüm ben, valla aklım böyle boktan işlere çok iyi çalışıyor, bundan sonra da o boku ikide bir burnunun dibine sokmazsam bana da ÖA demeyin. BAP'cığım, bulaşık makinesi öyle mi dizilir, al sana bok. BAP'cığım Maya'nın donunu yine ters giydirmişsin, al sana bok. Ahahahaha boklu öc almaların hayali bile şahane!

Velhasıl dostlar, şapşahane bir bokumuz oldu. Ufacık (pek de ufak değil aslında) bir bokun bana getirdiği neşeye bak yaaa, valla bu boktan hayattan çok bi beklentim yok demek ki, az bi bok yetiyor mutlu olmaya! Yaşasın bok.

2 Şubat 2018 Cuma

Yemeyen çocuk mu, uyumayan çocuk mu istersiniz?

Dolunay nedeniyle mi yoksa bir çeşit uyumama yememe virüsü kaptıkları için mi bilinmez, benim çocuklar bu sıra yemiyor ve uyumuyor! Güzel güzel yemekler hazırlıyorum, tabaklar aynen geri geliyor, sinirden oturup kendim yiyorum.. Ya da yatırıyorum, birinin çenesi düşüyor, öbürünün kıpırdanma hali bitmiyor, uyuya geçme ritüeli çocuk başına 1'er saatten tam 2 saat sürüyor ve sonra gece boyu "anneeeaaağ" ya da "iiih - ih ih"lerle sabahı bulduruyorum!

Aslında çok hoş bir yazı yazmıştım, bizim evde her ikisinden de birer adet bulunduğu için, yemeyen çocuk ile uyumayan çocuğu karşılaştırmıştım. Ama yazıyı daha bitirip de yollayamadan, ikisi birden hem uyumamaya hem de yememeye başladılar! O nedenle, şimdi okuyun ve gülün ama, ikisi de zor, ikisi bir arada çok daha zor, bunu da bilin ve teki için halinize dua edin.. Eliniz değmişken bir de bizdeki bu uyumama ve yememe durumunun da kısa sürede düzelmesi için iki hayır duanızı da kendime rica edeceğim (perişanım dostlar).

Bizim kızla oğlan, çok benzer hamilelik gelişimininden sonra neredeyse aynı kiloda (2,5kg) doğdular. Fakat daha ilk geceden ikisi de kendilerine has karakterlerini belli ettiler. Maya iki emer bırakırdı ama fosur fosur uyurdu. Lukas ise memeden inmek istemezdi ama tam bir uykusuz baykuştu. Maya iki dirhem bir çekirdek nazlı nazlı büyüdü, ufak tefek, narin bir kız oldu. Lukas ise tam bir sumo güreşçisi gibi boğum boğumdu, aile arasındaki adı Pehlivan'a çıktı, çocuğun tek hobisi yemek yemek falan diye dalga geçtik. Fakat adam uykusuzdu, gündüz uykuları da gece uykuları da kesik kesikti.

Fakat karakter kadar, benim ebeveynliğimin de çok etkisi var. Bakın yemeyen çocukla yiyen çocuk arasındaki ebeveynlik farklarıma:

1. M.'da ilk ebeveynlik korkuları vardı: süt yetiyor mu, bu hafta kaç gr aldı, normal büyüyor mu diye takip ediyordum. L.'da bunların hiçbirini umursamadım çünkü çocuk günde 6-7 bez çiş yapıyordu ve en az bir defa kaka yapıyordu (ki yapmasa da sorun değildi çünkü emen küçük bebeklerin 4-5 günde bir bile kaka yapmasının normal olduğunu biliyordum). Ayrıca her bebeğin kendi büyüme eğrisini takip edeceğini öğrenmiştim ve 5.ayda bebeğin doğum kilosunun iki katına, yaşında ise 3 katına erişmesinin yeterli büyüme olduğunu biliyordum. Süt konusunda ise, geçirdiğim ve hastanelik olduğum mastite rağmen asla tedirginlik yaşamadım çünkü 18 ay emzirdiğim ilk çocuğumdan sonra, şunu öğrenmiştim: anne sütü herşey demek değil ama rahat anne herşey demek!

2. M.'da kitabi takıldım. 6. ayda püreden başladım, 3 gün dene sonra yeni gıda ekle kuralına uydum, 1,5 yaşına dek şekerli tat bilmedi (doğum gününde ev yapımı aşırı meyveli jöleli pastadan bile 1 kaşık verdim, koca yazı dondurmanın ucunu bile yalatmadan geçirdim vs.), tuz desen aslaaaa koymadım, her öğünü dengeli ve besleyiciydi. Ayrıca bizimle masada oturacak, biz sohbet ederken o da yanımızda ne yerse kendi yiyecekti, minicik elleriyle iki lokma anca yiyip doydu mu, olsundu, demek ki bu kadar yemek istiyordu. Aferin. L. ise 4. ayda "bu çocuk bizim yemeklere bakıyo ağız şaplatıyo, git bi hazır mama al bi deneyelim ya" diye markete gönderdiğim eşimin "spagetti bolonez" ile dönmesi sonucu, paldır küldür kadı gıdaya geçti ve geçişinin ikinci haftasında sanırım tatmadığı yemek kalmamıştı. Fakat yemekler ona özel pişmiyordu, biz ne yersek ona da aynısından koyuyor, eline de kaşığı veriveriyordum. Yaşgününde L. kendi çatal bıçağıyla pastasını kesip lömbür lömbür götürdü. İki çocuğum da asla gezerek yemedi, kendi kendini besledi ama L.'in doğumundan sonra M. "beni siz yedirin (siz giydirin, siz uyutun, siz yıkayın vs)" diye tutturduğu bir dönem yaşadı, hala ara sıra sinirleri gerildiğinde yaşıyor ve yaşatıyor..

3. M.'e "hadi kızım bir çatal daha, bak kocaman kocaman ye iç ki arkadaşların gibi sen de büyüyesin" (yemezsen büyüyemezsin'in gizli tehdit içeren versiyonu) ile "yemeğini bitirirsen üstüne dondurma / meyveli tatlı vs. yiyebilirsin (rüşvet) diye diye psikolojik baskı yaptım. Türk tipi çalışan aklım patates kızartması ya da pasta börek sevmeyen bir çocuk alamadığı gibi, yine genlerimize kazınmış olduğunu düşündüğüm "çalı süpürgesi gibi bacaklar, kemikleri sayılan çocuk, sağlıksızdır, sık hastalanır, (ve en derinden: yemediği için zayıf kaldığı için hastalanan çocuk ölür)" korkum nedeniyle yesin ki güçlensin istedim. Ama uzun vadede hiç bir yararı olmadığı gibi, sırf bana karşıt tepki olsun diye yemedi. L. ise M.'ya o kadar odaklanmıştık ki, o ne yedi, ne kadar yedi hiç farkına varmadığımız için, kendi kendini besledi, doyduğunu da önündeki yemeği mıncıklamak ya da aşağı atmakla belli etti. M'deki gibi 3 ana 2 ara öğün saçmalığına hiç girmedim, kahvaltı, öğle ve akşam yemeğinde bizimle sofrada oturarak yedi, aralarda acıktığını belli ederse çok ufak meyve, kuruyemiş ya da yoğurt veriyorum - ilk başlarda ağız şaplatıyordu, yaşından bu yana acıkınca gelip "hammm" diyor ya da gidiyor masanın üstünden bir elma alıyor ve kendi kuşluk öğününü hazırlayıp yiyor işte..

4. M.'e asla abur cubur vermiyordum. Şu an şekerleme, çikolata ve özellikle dondurma için ruhunu bile satar halde. L.'a da abur cubur vermiyorum (daha çok küçük ya!) ve o da öyle olacak sanırım.. Ama bunu da normal buluyorum, M. her gün 1-2 ufak çikolata, mümkünse tam tahıllı 1-2 kurabiye, meyveli yoğurt ya da dondurma mutlaka yiyor, kısıtlamıyorum ama bunlardan çok yerse dişlerinin çürüyeceğini, karnının ağrıyacağını ve sık hastalanacağını biliyor ve ta taaaam: anaokulunda da arkadaşlarını uyarıyor! Mesela bir veli çocuğunu almaya geldiğinde hep çikolata şeker veriyormuş çocuğa, öğretmenler kaç defa uyardığı halde bir işe yaramamış, bizim ispici hemen ellerini debeline koyarak çocuğun annesine bir ayar çekmiş ve çocuk artık çikolata alamıyormuş! Öğretmeni anlattı vallahi gurur duymadım desem yalan ama tipik herşeye karışan titiz anası olması da korkutmadı değil.. Of! Dengeeeee!

İşte bu yaptıklarım yemeyen bir, yiyen bir çocuğa neden oldu. Siz de istediğinizi yapın, yaratın..
Şimdi gelelim uyumayan ve uyuyan çocuğa:

1. M. de L. de ilk 6 ay bizim yatağımızda, ikimizin ortasında koynumda uyudular hatta L. direkt üstümde uyudu. 6-10 ay arası ikisi de yatağımızın yanına bitişik tek tarafı açık beşikte uyudular. 10. aydan itibaren ikisi de odalarına terfi ettiler ama yine odalarında benim için bir çekyat vardı ve daha büyük bebek yataklarının tek tarafı yine bu çekyata dayalıydı. Doğduklarından itibaren ikisi de kepenkleri indirilmiş karanlık ve gece lambasız odada, 22 derecede, sessizlikte uyudular. Anneleri uyuyana dek yanlarında yattı, sonra parmak uçlarında sıvıştı. İkisinin de odasında bebek telsizi var, ikisi de yorgan ya da örtü asla kullandırtmıyor. M. hala uyumadan önce kitap okutur ya da hikaye anlattırır. 1,5 yaşında memeyi bıraktığı andan beri, kesintisiz uyur. Tabii hastaysa, susadıysa ya da kötü rüya gördüyse anne / baba diye bağırır, gider öper rahatlatırız, yine uyur. Sabah kalkınca ya da gece yanımıza gelme huyu yoktur, uyanınca seslenir ve biz gider onun yatağına girer biraz öpüşür koklaşır sonra kalkarız. L. ise tam bir uykusuz baykuş.. Neredeyse saat başı uyanır, vik vik öter, sabahın köründe kalkar, gece yatmak bilmez, devamlı su ister, devamlı işer, bez ister, ister de ister. Neden M.'den farklı, bilmiyorum, sadece karakter diyebilirim çünkü gece ritüelimiz birebir aynı.

2. M. 2 yaşından beri öğle uykusu uyumuyor, çok nadir uzun yolculuklarda arabada sızıyor o zaman da gece uyumak bilmiyor. L. ise her tıkırtıya uyandığı için normalde 2 saat uyuması gereken uykuyu çoğu zaman kısa kesip kalkıyor ya da akşam 5 gibi yeniden uyumaya çalışıyor ve izin vermediğimde de aşırı huysuzlaşıyor. Ama yemezler cicim, öğle uykusu uyuyan çocuğun gece 9-10'dan önce uyumadığını öğrendim ben! Bizim yatak ritüelleri 7'de başlar, 7.30'da L. 8'de M. yatağa girer ve 8.30'da çocuklar fosurdarken biz de sevgilimle biraz kendimize zaman ayırabilir, insan olduğumuzu hissedebiliriz.. Yoksa.. Şalter atıyor. Tecrübeyle sabit.

Gelelim şimdiki probleme.. L. yemiyor bu sıra ama problem o değil, yemeyen çocuk aslında çok canımı sıkan bir durum olmaktan çıktı yıllar içinde. Maya'ya bile laf etmez, "demek ki aç değil, amaağn acıkınca yer" der oldum. Yani problem o değil.. Problem, iki yemeyen çocuk yanında iki de uyumayan çocuk edinmiş olmam! Delirmek üzereyim dostlar.. Yemeyen çocuk(lar) değil, uyumayan çocuk(lar) zormuş zor! Çünkü yemeyen çocuk anne için psikolojik sıkıntı ama uyumayan çocuk anneyi de uyutmadığı için resmen fiziksel sıkıntı..!

Normalde yazdığım gibi M. 8'de yatar 8.30'da fosurdardı ama bu sıra 9-10'u buluyor ve karanlık odada el tutarak bekleyen benim keçiler kaçıyor. L.'i 7.30'da yatırıyorum (aslında biraz geç ama yoksa sabah 5'te tepemde) ve onun da uyuması (memeyi bırakmaya çalıştığımız için) memesiz, bol dönmeli, yuvarlanmalı, üstüme çıkmalı inmeli vs. 1 saati buluyor. M. bu arada kitap okuyarak ya da babasıyla sohbet ederek beni bekliyor ve ben gelmeyince sanırım üzülüyor.. Sonra ben gelip uyku ritüelini devr alınca (aslında genelde onu öpüyor, iyi geceler diyordum ve babasıyla uyuyakalıyordu) çok heyecanlanıp seviniyor. O nedenle de uykusu kaçıyor. Buraya kadar çok sevimli, ama bundan sonrası bir tuhaf.. Maya çok seviniyor, öpüşüyoruz, koklaşıyoruz, bir hikaye de ben anlatıyorum, bir su da ben içiriyorum derken birden "ben babamı istiyorum, babam nerde?" diyor. "Ben babamı özledim bir öpücük de ondan almak istiyorum" diyor. Ya tamam çok sevimli ama bu sefer babası gelince aynı numarayı "annem gelsin" diye yapıyor yani bu iş uzayıp gidiyor. Eeeh yeter noktasına artık kim gelirse..

Dün gece piyango yine bana patlayınca ve ben de öğlen 10dk uyuyup ayağa dikilen hacıyatmaz efendiyle aşırı yorgun bir günden çıktığım için, gerildim. "Baban uyudu Maya, gelemez artık. Uyumayacaksan ben de yatıyorum sen istemiyorsan otur kitabını oku" gibi asla işe yaramayan tehditlerden sonra, çok yanlış yolda olduğumu fark edip (ama napıyım ya insan psikolog da olsa psikolojisi bozuluyor! Yemeyen çocuk ile uyumayan çocuk anneleri bilir, o anı nasıl kurtarırsan kardır diye düşünüyor bazen insan. "Ah şu çocuk bi uyusa bi yarım saatçik kendime ayırabilsem" ya da "ah şu bi tanecik köfteyi yese bari.." Bildiniz mi..?) anı kurtarmak yerine daha "amağn uyumazsa uyumasın, sarılır sohbet ederiz, yarın da biraz daha erken kaldırır, gün içinde çok yorar, gece de erken yatırırım" moduna geri dönmeye karar verdim. Dur bakalım bu "respectful parenting" atağım nasıl sonuç verecek, Maya uyumaya devam edecek mi, Lukas buzağısı memeden kesilebilecek mi, ne olacak.. Arkası yarın modunda bizi izlemeye devam edin anacığm..

26 Ocak 2018 Cuma

Başlık bulamadığım bir yazı

Birazdan yazacaklarım bir çoğunuzu kötü etkileyecek ve üzecek; bu sıra ya da genel anlamda biraz hassassanız, lütfen bu yazıyı okumayın. Bazen cahillik, mutluluk..

Türkiye'deyken, üyesi olduğum gruplardan birinde paylaşılan bir yardım çağrısıydı. Çocuk daha minicik, oğlumla yaşıt. O sırada hem kendi ailevi sağlık sorunlarımız, hem Almanya'da olmayışım, hem de bu tip yardım çağrılarına genel anlamda kuşkuyla yaklaşmam nedeniyle (çocukları kullanan öyle çok insan var ki..) konu üzerinde düşünmeyi biraz erteledim. Ama aklımdan çıkmadı. Daha önce bu tip bir yazı hiç yazmamıştım, bu tip yardımları ben önce mantığımla ölçüp tartar, uygun bulursam kimseye söylemeden yardımımı yapar ya da gözardı ederim. Ama bu sefer paylaşmak istedim, okuyan bir kişi bile yardım etse, bir kişi bile konu üzerinde düşünüp alışkanlıklarını değiştirmeye karar verse, ben görevimi yapmış hissedeceğim.

Bu yandaki minik, Aleksandar Gajic, Bosna'lı. Beyin tümörü ile doğmuş ve ilk ameliyatı başarılı geçmiş. Fakat beyninde ameliyat edilmeye elverişli olmayan bir bölgede ikinci bir tümör var. Bosna'da ona yardım edememişler, ailesi de Avrupa Birliği'nin hareket özgürlüğü hakkına güvenmiş, almış çocuğu Almanya'ya gelmiş. Başvurdukları hastane bu konuda dünyanın en iyilerinden. Orada doktorlar bakmışlar, düşünmüşler ve kemoterapi almasına karar vermişler, belki kemoterapi ile tümörün küçülebileceğine dair umut vermişler. Ama aile Alman değil, Almanya ile alakası olmadığı için, sigortası da yok. Hastane tedavi için 391.000 euro istiyor, ailenin bunu ödemesi mümkün değil. Olay medyaya yansıdı ve Aralık'tan bu yana 120.000 euro toplandı. Hastane devamlı para akışı olduğu sürece tedaviye devam edileceğini ama para bittiği zaman tedavinin de kesileceğini bildirdi. Kısacası, Aleksandar yardım bekliyor..

Güvenimizi sarsan çok olay olduğu için, ben çok titizlikle yaklaştım ve olay kesinlikle kurmaca değil, hesap numarası şeffaf ve direkt hastanedeki hesaba çocuğun adına gidiyor ve her an herkes tarafından sorgulanıp kontrol edilebiliyor. Milyonlarca çocuk var, neden Aleksandar derseniz de.. Bilmiyorum. Sanırım yüzündeki bir bakış ya da oğlumu hatırlatan bir şey ya da milyonlarca bilmediğim çocuk yerine onun orda etten kemikten gerçekten bunu yaşıyor olması.

Yardım yaparsınız ya da yapmazsınız.. Ben hesap numarasını şu şekilde vereyim:


Şimdi asıl yazmak istediklerime gelsin sıra.. Bu olayda beni üzen aslında şu oldu, çocuk Almanya'da doğmuş olsaydı, herkes sigortalı olmak zorunda olduğu için (ailesi çalışmasa da devlet ödüyor sigortayı ve sağlık ile eğitim tamamen bedava Almanya'da), sigorta her kuruşu ödeyecek, çocuk tedavisini hiç sorgusuz kolayca alacaktı. Ama çocuk Almanya'da doğan ya da yaşayan şanslı azınlıktan değil.. Ve Almanya dışında bir çok ülkede sağlık ve eğitim bedava değil. Ya da bedava ama aynı zamanda da vasıfsız ve kalitesiz.. Bu "zenginlik ve şans" bize gülüyor ama başkasının çocuğu olunca, kendi kaderine terk ediliyor ve bu hiç birimizi düşündürmüyor, üzmüyor.. Oysa iki üç zengin bir araya gelse, bırak bu çocuk, yüzlerce çocuğun tedavisi sağlanabilir. Sigorta, devlet güvencesi.. Sadece zenginin, gelişmişin mi hakkı..?

İkinci konu; çocuk birşekilde kılıfına sokulup Alman vatandaşı yapılsa iş hallolacak. Ama Almanya özellikle mülteciler politikası nedeniyle, bu işe yanaşmıyor çünkü bunu duyan gelecek, bizim neyimiz eksik, bizi de Alman yapın diyecek.. Alman ekonomisi de Almanlar da buna razı değil, ortada bir sağlam kayık varsa ve bu kayık 12 kişilikse 20 kişiyi zorlamışsan 21.'ye artık sen giremezsin demek acımasızlık değil.. 21.kişi ufacık bir çocuk bile olsa.. Ekonomik değerimiz, çocuk yaşlı ya da yetişkin (çalışabilir / işe yarayabilir) üzerine kurulu. Sadece Almanya'da değil, gelişmiş ülkelerin tamamında.

Üçüncü konu.. Ah en zor konu.. Çocuk kemoterapi aldığı sırada hayatta kalacak ya da sonrasında "kurtulacak" diye bir garantisi yok. Tümörün türü, tekrarlama riski, çocuğun şansı bu nedenle açıklanmıyor. Çünkü herkes kazanan ata oynamak istiyor. Yatırım psikolojisi, bir işe yatırım yapacaksan sonunu düşünerek yaparsın, iş riskliyse yatırımın çok daha ufak olur ama iş az risk taşıyorsa yatırımın büyür. Bağış da bu nedenle, sonu düşünülmeden yapılması gereken bir eylem ama birçok insan bu davranışı başaramıyor.. Risk hesabı yapıyoruz, en yakınlarım bile yaptı bunu. "Neden bu çocuk, bir sürü başka çocuk var, kurtulacağı söylenen birine yapsana" dediler. Oysa umut.. Umuda yatırım yapmak, aptallık mı? Asıl umudun bittiği yerde yardım etmek gerekmez mi? Aynı soğuk mantıkla, çocuk ölse bile "o para boşa gitti" mi dersin yoksa "ailesi biraz daha gördü, annesi biraz daha kokladı, bir gün daha yaşaması bile kardı.." mı..?


Dördüncü konu. İşe yaramayacağını bile bile kemoterapi verilmesine vesile olmak.. Doktorlar bunu söylemedi, çocuğun tedavisi yapılıyor, ona çok iyi bakılıyor ve para akışı olduğu sürece ihtiyacı olan tedaviyi alacak dediler. Bu acaba ne demek, Allah'tan ümit kesilmez'in Almancası mı yoksa gerçekten umutlular ve sonuna dek zorlayacaklar, çocuğu "savaşçı"ilan edip gerçekten bu savaşı kazandıracaklar mı.. Ah bu konu.. Ah bu kanser.. Ne illetsin.. Sen bir zor, tedavin başka zor.. Allah kimseyi hastalıkla, hele ki çocuğunun hastalığıyla sınamasın.. Aleksandar'ın ve bilemediğimiz diğer hasta çocukların şifalarını hızla versin, şifa bulamayacak hastalara da acı çektirmesin, süreci uzatmasın, geride kalan yakınlarına sabır ve dayanma gücü versin.. Amin!

Bu yazdığım noktaları çok düşündüm ve şuna karar verdim:

Çocuğun tedavisi aile ve doktorun kararı, benim fikrim ve duygularım önemli değil. Bu yola çıkıldıysa benim görevim sonunu düşünmeden destek olmayı başarabilmek. Sonu ne olursa olsun, ben bu çocuğa elimden gelen yardımı yapmaya, Allah'tan bu minik yavruyu annesine babasına bağışlaması, uzun ve sağlıklı bir ömür yaşamasını sağlaması için dualar etmeye karar verdim. Elimden gelen, içimden geçen en yüksek meblayı, yatırım ve kar/zarar hesabı yapmadan vermeye karar verdim. Sonu ne olur demeden..


Çocuk dışında da şuna karar verdim: dünyadaki eşitsizlikler ve adaletsizlikler beni çok rahatsız ediyor ve elimden geldiğince, sadece mızırdanmak ve eleştirmek yerine, değişim adına aktif rol oynamaya çalışıyorum. Bunun için gönüllülük yaptığım projeler var. Fakat büyük resimde çok işe yaramıyorum ve yaramayacağım da. Fakat en azından kendi hayatımda ve çevremdeki insanlar üzerinde bir nebze olsun fark yaratabilirsem, bu bile büyük bir başarı bence. Mesela, çocuklarımı daha az ben merkezci, daha eli açık ve paylaşımcı yetiştirmeye çalışıyorum. Onları sevgiden yana aşırı şımartıyorum (gece üstümde yatmak isterse, uykusuz kalsam bile izin veriyorum mesela) ama maddiyattan yana katı davranıyorum (bir sürü oyuncak, kıyafet almıyorum, "hayır" diyebiliyorum). Onları sosyal sorumlulukla çok küçük yaştan itibaren tanıştırıyorum, insanlar arasındaki eşitsizlikleri anlatıyorum ve şanslı insanların daha şanssız insanlara her zaman borçlu olduklarını, onları her zaman kollamaları gerektiğini, bunu yaparken de kendilerini üstün diğerlerini gariban görmeden yapmaları gerektiğini öğretiyorum. Maya'ya para biriktirtiyorum ve bunu kendi eliyle gereken yere ve kişiye vermesini sağlıyorum. Fakirlik, sakatlık, hastalık gibi konulardaki sorularını, yaşına uygun ve doğru şekilde cevaplıyorum - ki en zorlandığım konulardan biri bu..

Hayatta hiç bir şey garanti değil. Ananemin çok sevdiğim bir sözü vardı "Güvenme güzelliğine, bir sivilce yeter. Güvenme zenginliğine, bir kıvılcım yeter.."

14 Ocak 2018 Pazar

Türkiye'de playdate hatırası

Aynen şu yandaki fotoğrafla özetleyebileceğim 10 günlük Türkiye tatilimiz, hiç anlamadan rüzgar gibi geçti ve bitti. Malesef ilk günlerde annem bir sağlık sorunu geçirdi ve bu nedenle tadımız yoktu ama ben yine de öküz gibi yemeyi ihmal etmedim. Sanırım en çok da işsiz güçsüzlükten yedim. Çocuklara bakan olunca kendimi saldım, gelsin simitler gitsin mercimekli köfteler, bir de her yemekten sonra tatlı yedim - doğruymuş, tatlı yedikçe daha da yemek istediğin doğruymuş.. Neyse yuvarlana yuvarlana döndüğüm Almanya'da çılgın bir rejim ve spor "açılımı" beni bekliyor. Her güzel şeyin bir acı sonu var..

Nette ve brütte "hiç bir şey" yapmadığım 10 gün hakkında yazacağım hiç bir şey yok ama benim tersime Maya eğlencenin dibine vurdu. Başta BFF'ı dedesi ile evde coştu, parklarda koştu, tiyatrolara falan gitti. 5dk oturduğuna (bu sefer annemle babama 5 yıldızlı pekiyi veriyorum, sıfır ekran!) şahit olmadım, devamlı bir ekşın halindeydi. Tabii annem yazık rahatsızlığı nedeniyle çok etkin olamadı, daha çok sakin ve sanatsal oyunlarda boy gösterdi ama babam "hem ana hem baba hem anane hem dede" olma konusunda bir altın madalyayı kaptı. Ama tabii ikisi de 67 yaşında insanlar, perişan oldular.

İşte bu noktada, ben şuna karar verdim: her zaman dediğim gibi, çocuğa çocuk lazım! Malesef benim çok fazla kız çocuklu yakın arkadaşım yok. Maya'nın oğlanlarla oynadığı oyunlar genelde kovalamaca, saklambaç, top oluyor ve bunları yazın bahçemizde çok güzel idare ediyoruz ama kışın annemler ve gelen misafirler çocukları bahçeye çıkartmak istemiyorlar (halbuki burdan 10 derece daha soğuk olan Almanya'da bizim kız her gün mutlaka 2 saat bahçede oynuyor) ve benim gözlemim evin içinde kızlarla oğlanlar beraber oynayamıyor (siz nasıl oynatıyorsunuz, yorumlara yazın lütfen). O nedenle ben harıl harıl kız çocuk arayışına girdim ve Maya'ya annemin yakın arkadaşlarından birinin torunu olan şipşirin bir kız arkadaş buldum.


O da elbisesinin aynısından Maya'ya hediye getirmiş! Zaten araları 2 aymış, elbiseleri de giyince oldular bunlar ikiz :) Bir de güzel anlaştılar.. Tabii ki klasik sakin kız çocuk oyunları oynamadılar, kocaman evde bol bol koştular, yatakların yastıklarını yorganlarını atıp defalarca zıpladılar, çadırlar kurdular, boyamalar hamurlar yaptılar. Bir kez de tiyatroda buluştular. Yani çok eğlendiler. "Sen gitmeeee"ler, "ben burda kalcammm"lar havalarda uçuştu, çok güzel oldu.

Ha şimdi ben bundan çok zevk aldım çünkü Maya artık Türkçe anlaşabiliyor ama Alamancı Türkçesi'nin ilerlemesi için böyle arkadaşlar bulmam lazım, onu anladım. Dolayısıyla Bursa ve İzmir'de oturan ve de ayrıca Münih'te yaşayan ve Türkçe konuşan arkadaşlara da sesleniyorum: Kim bizimle playdate yapmak ister? Buradan, facebook grubumuzdan ya da email adresime özelden yazabilirsiniz, çok mutlu oluruz!

10 Ocak 2018 Çarşamba

Suça teşvik eden muz

Bu yazki Ocak söndüren, yuva yıkan şeftali hadisemizden sonra, bu sefer de "suça teşvik eden muz" ile karşınızdayız. Bir muz ki, insana bir "suç ve ceza" romanı yazdırabilir, öyle bir muz.

Eni boyu toplam 10cm bile değildi. Şimdilerde "bebek muz" tabir edilen, bizim "çikita öncesi dönem" çocukluğumuzdan bildiğimiz Anamur muzlarından kendisi.. Ama "kıçı yere yakın olandan korkacaksın" dedikleri kadar var; onun için ne yalanlar söylendi, ne kardeş kardeşe kırdırıldı, ne gözyaşları dökülüp ne sümükler hönkürüldü. Bu muz, başka muz..

Maya'nın 1,5 yaşından beri başımıza bela olan kaka hadisesini biliyorsunuz. Son zamanlarda artık içime / içinize baygınlık geldiğinden dolayı bahsetmediğim için, belki aramıza yeni katılanlar bilmiyordur, özet geçeyim. Maya 1,5 yaşındayken safariye Afrika'ya gitti ve sonradan kızıl olduğunu anladığımız ateşli döküntülü bir hastalık geçirirken aynı zamanda çok kötü bir kabızlık da geçirdi ve canı çok yandığı için o andan bu ana, kendisinin bir "kaka yapmama, mümkün mertebe tutma ve bu nedenle yine kabız olma, yine canı acıdığı için yine tutma" döngüsünde giden, bir dönem (6 ay kadar) iyice abartıp 20 saate kadar çiş tutma da varan, sonra insan üstü bir çabayla en azından çiş olayını çözebildiğimiz bir kaka hadisesi var. Bu başta kendisini ve beni, sonra çevremizdeki tüm insanları psikolojik anlamda da hala bugün bile çok zorluyor ama yoğun ilaç ve aşırı düzenli tuvalet alışkanlığı ile bir nebze rutine bindirebildiğimizi, ara sıra ilaçsız dönemler bile geçirebildiğimizi ama sonra yine sil baştan aynı noktaya geri döndüğümüzü söyleyebilirim. Bu kaka hadisesi, ilk 2 sene bizi çok zorlayan ağlama krizlerinden sonra, benim en büyük annelik sınavım ve hala veremedim bu sınavı.

Ha şimdi işte bu beni çok zorladığı için, ben de bu işin tek çözümünün işi mizaha vurmak olduğunu düşünüyorum. Normalde başaramıyorum ama blogda başarırsam, belki normal hayatta da mizaha vurabilir ve her konuda olduğu gibi "sen sallamazsan bu dert de kendiliğinden çözülür" kuralının gerçekleştiğini görebilirim.. Kim bilir..

Neyse şimdi gelelim konunun muzla ilişkisine. Maya ilaç kullandığı halde; beyaz ekmek ya da unlu mamüller, beyaz pirinç, patates, havuç ve muz yemesi yasak. Evet. Bildiğin yasakladım ben bunları! Yoksa 1 kaşık bile yese öyle korkunç kabız oluyor ki (çapı 3cm'ye varan taş gibi kakalardan bahsediyorum!) sadece o değil, biz bile travma yaşıyoruz. Dolayısıyla yasakladım. E tabii yasaklı her şey gibi, muz da aşırı kıymetlendi. Muz eve girmiyor ama dilinden düşmüyor..

Üstelik bizim evde bir muz ağacımız var ve bu 20cm'lik muz ağacı ara sıra (nadiren yaşadığımız yumuşak kaka evrelerinden sonraki sabah) bu bebek muzlardan bir tane veriveriyor! Bir de bakıyoruz aaa o da ne, bebek muz minik yaprakların birinin altında belirivermiş! Maya o zaman deliriyor sevinçten.. "Anneeeeeeaağğğ muz gelmiiiiş! Anne koş koş". Yazık ya evet ama napiim dostlar.. Daha beteri var, durun.. Anlatacağım.

Geçenlerde Maya sabah uyandı, "anne rüyamda muz gördüm, muz yiyordum" dedi. Sonra yataktan kalkıp oyuncaklarından tahta bir muzu aldı ve öpe koklaya sarıla yalaya yiyormuş gibi oynadı. Ay ben tabii çok fena oldum. O anaokuluna gidince gittim bu bebek muzlardan bir öbek aldım. Bir de fitil aldım, geldim eve. Napiim dostlar..

Maya aşırı sevindi, hemen 1 tane yedi. Lukas da onu görünce tabii istedi, ona da verdim bir tane. O sırada telefon mu çaldı ne oldu bilmiyorum, içeriye gitmem icab etti ve döndüğümde Maya'yı aynen şu şekilde buldum ve tabii Lukas ağlıyordu ve tabii elindeki muz yok olmuştu.

Bir Şerlok Holms titizliğiyle yaklaştığım olaya, bir Huysuz Virjin edasıyla "aaaağğğğ Maya ama niye böyle yapıyorsun, neden kardeşinin elinden aldın o muzu ve kendin yedin, ben ikinize de birer tane verdim, bu yaptığın çok yanlış" diye daldım tabii. Maya da zırıl zırıl "hayır ben onun muzunu yemedim" diye kendini savundu. Ben de "Hayır işte görüyorum, hala bir parçası ağzında, sen doğruyu söylemiyorsun, bu çok yanlış bir davranış" dedim. Tabii yemedi "isteseydin verirdim ikinciyi" demek çünkü ikimiz de biliyorduk, bebek muzun en küçüğünü vermiştim ve diğerlerini yalvarsa dahi yiyemeyecekti..

Sonra beni bir hüzün kapladı işte. Zavallı çocuğu ne hale getirdim. Resmen muz hırsızlığı yaptı ve yalan söyledi! Hani hatırladınız mı baklava çalan çocukları? Döndük yine aynı noktaya. Bu çocuğu ben mi kabız ediyorum?! Onca doktor, onca psikolog bu teoremi yıkmışken, "siz elinizden geleni yapıyorsunuz, çocuğun karakteri bu, zamanla anlayacak tutmamayı öğrenecek, o zaman sorun ortadan kalkacak" dese de, yıllar geçiyor, değişen bir şey yok, yine aynı noktada ben kendimde suç arıyorum..

Ya yemin ederim tükendim sevgili dostlar.. Mizaha vurmaya çalışıyorum ama içim kan ağlıyor. Şu muz olayı beni bitirdi. Muz görmek istemiyorum artık, muza baktıkça sinirlerim geriliyor. Ya bir insanın hayali "diğer çocukların yaptığı gibi "anneaaağ kakam geldiiiiaaağ" diye toplum ortasında beni utandırsa" olmamalı yahu. Bu işte bir terslik var.. Her çocuk muz yiyebilmeli, sonra hiç korkmadan bağırmadan ağlamadan çatır çatır kaka yapabilmeli, kakası gelse bile "hayır ben sadece yatmadan önce kaka yaparım" diye kendine kural koyup kakasını tutmamalı.. Her anne çocuğuna pilav yedirebilmeli, yemeğin içindeki havuçları görünce ananeye saldırılmamalı, hele o muz.. Bir muz için kardeş kardeşten çalmamalı, sonra yalan söylememeli..

Gönül ister onca senenin psikoloji eğitimi ve uzmanlığı bir kakaya yarasın, mesela diyebilsem ki "amaaağn Mayacığm, böyle anal tutuculuk nereye kadar, salla gitsin, bırak ana kız kontrolü elimizden kaçıralım, mesela her yere geç kalalım, her şeyi unutalım, umursamayalım, hiç bir kuralı öğrenemeyelim şu hayatta, sırf kendi keyfimize bakalım kimseyi umursamayalım, milleti kullanalım hatta o millet kullanıldıkça bizi daha bi değerli görsün (kuralmış çünkü bu hayatta), hatta öyle bi hale gelelim ki, bize "ay deli oluyorum sizin şu boşvermişliğinize" diyen çıksa bir kerecik şu hayatta, di mi yaaa..... Ama olmuyor işte. Boşveremiyorum. "Bi muz yese n'olucak, sokarsın fitili çıkar" diyemiyorum.. Çok ağlıyor be dostlar.. Çok üzülüyorum.

Biri de çıksa şimdi, "ya valla bizim çocuk da aynen böyleydi, hiç bişey işe yaramadı, yıllarca süründük neler çektik sonra birden hiç olmamış gibi geçti gitti" diyiverse..

4 Ocak 2018 Perşembe

Uzun yol kaptanınızdan gecikmeli mutluluk dileği

"Çok az zamanım var, bugün burada Noel. Kutlayan arkadaşlara mutlu noeller dilerim, onun yerine yılbaşını kutlayanlara güzel bir yeni sene dilerim.." diye başlayan uzun bir yazı yazmış, taslağa atmıştım. Üzerinden 10 güne yakın zaman geçti, ancak yayınlayacaktım ama baktım yazı eskimiş bile! Yenisini yazayım bari..

Noel ve yeniyıl bizim için aynen bu alttaki şekilde çılgın ve çok gümbürtülü geçti. Noel dönemi, eşimin ailesi için baya yoğun kutlanan özel bir dönem olduğu için ve boşanmış aile çocuğu olan eşimin her iki tarafa da eşit ilgi göstermesi gerektiği için oldukça yoğun geçti. Noel sonrasından yeniyıl öncesine bir hafta Hıristiyan ülkelerde tatil olduğu için, son senelerde yağmayan kar da bu sene güzel yağdığı için, biz de sonunda bu kış Maya’yı gerçek anlamda kayağa başlatmaya karar verdik ve İtalyan Alpleri’nde Bolzano’ya yakın doğal park alanında ve “şarap yolu” üzerinde bulunan Trodena adında ufacık bir kasabaya gittik.


Tabii gitmemiz ayrı bir macera oldu çünkü Lukas’ın mutlaka olması gereken bir aşısı nedeniyle, Maya, babası ve Oma’sı bizden 2 gün önce gittiler (Neee? Hayır canım çok fesatsınız, neden Betigül geldiği için özellikle geç gideyim? Valla doktor tatili nedeniyle çocuğun aşısının illa ki o gün yapılması gerekiyordu, nçık nçık nçık). Biz de Lukas ile aşımızı oluuuup, kar fırtınaları arasında, virajlı dağ tepe yollarında, analı oğullu direksiyon sallayarak Almanya’dan Avusturya üzerinden İtalya’ya vardık. Lukas sağolsun tüm Avusturya boyunca ağladı (böyle yazınca çok dramatik oldu ama Avrupa işte minicik minicik ülkeler) ama benim içimde her zaman tır şöförü olma hayali kaldığı için, ben aşırı zevk aldım bu ufak maceramızdan. Yine de itiraf edeyim, Maya’yı özledim bu 2 günde ve “tek çocuk ne kolaymış yahu, yok gibi” hissiyatı da yaşamadım değil.. Klasik iki çocuklu insan lakırdısı, etmem demiştim, ettim..

Neyse aile kavuştu. Maya bu arada üşütmeyi (siz “babası tarafından üşütülmeyi” olarak okuyun tabii ki) başarmış tabii. Gayet ateşli bir karşılama oldu. Üstüne Lukas’la sümük salya alışverişi sonrası hemen Lukas da hasta kafileye katıldı. Ama, ya mis gibi dağ havası, ya bizim bu seneki “kefir maceramız” ya da annenin koynunda uyumalar etkisiyle, çok dağılmadan toparladık ve hedeflediğimiz gibi kayak derslerine devam edebildik (itiraf edeyim aslında “ateşi yoksa kayar bu” diyip çocuğu biraz itelemiş olabiliriz çünkü dağdan iner inmez ateşli öksürüklü ikinci bir döneme girdik ve Türkiye uçağını da kaçırdık, anlatıcam bekleyin..)

Betigül de bizimle geldiği için, hepimize yetecek konforlu hoş bir kulübe kiraladık. Kulübenin 2 odası, bir mutfaklı salonu, iki banyosu ve nefis bir bahçesi ile her gelen geçenin “sauna bura mı?” diye tıngırdattığı bir han kapısı vardı. Mutfağa kahvaltılıkları, meyve ve kuruyemişleri ve yeni yıl gecesi için özel yemeğimizi stoklayıp, akşam yemeklerimizi de çevre köylerdeki nefis İtalyan restaurant’larında yedik. Çok leziz bir tatil oldu.


Gündüzleri Maya’nın kayak okulunun da bulunduğu kayak merkezindeydik, eşimle ben dönüşümlü olarak çocuklara bakarken, diğerimiz kaydı. Aslında "fikir" çocukları Betigül’e kitleyip beraber romantik romantik beyaz karlar arasında yuvarlanmaktı ama "zikir" totomuzda patladı tabii. Kitlemeyi bırak, 5 günde Betigül Lukas’ı 1 defa bile kucağına almadığı gibi Maya ile de 1 defa bile oyun oynamadı ama her sabah 10’da uyanıp, benim gecelik üstü paşmila altı yün çorap ve kafada koca bir topuzla hazırladığım kahvaltıya full makyaj ve süslü kıyafetlerle teşrif etti (ya yemin ederim ben kendimi 70 yaşında onu 25 yaşında hissettim, sen yaşlıyken evde genç bir kadının ışıl ışıl parlaması ne berbat bir hismiş!) Kahvaltı sonrası ise bizimle kayak pistine gelip, “son 60 senede yeterince kaydım, bu yaştan sonra bir yerimi kırmak istemem ama sıcak şarap içerek camdan sizi izleyeceğim” diyerek apreskilerin dibine vurdu, akşamları yürüyüşünü yaptı, yemek sonrası kitabını alıp odasına çekildi (salondaki çekyatta kim yattı bilin bakalım?) ve gerçekten “ruhen dinlendi”ğini itiraf ederek bu güzel tatil fikri için bize teşekkür etti. Kocamla ben bakakaldık dostlar..


Umut fakirin ekmeği.. BAP'la uzun ve duygusal konuşmalardan sonra (çünkü ben bir süredir "istenmeyen gelin" psikolojisindeyim) Betigül’ün özellikle benden nefret etmediğine aksine beni sevdiğini gösteren bazı emareler olduğuna, fakat çocuklardan kesin anlamda hiç hoşlanmadığına karar vermiş bulunuyoruz. Peki neden bizimle kayak tatiline geldi, işte o kısmı da “çünkü tatile geldi, çocuk bakmaya değil” şeklinde özetlenebilir ve biraz empati yapılarak olaya onun gözünden de bakılırsa, kadın 70 yaşında artık sadece kendisine odaklı yaşamak istiyor olabilir, buna hakkı var, keşke hepimiz onun gibi özsaygı ve değer duyabilsek diyerek bu dosya da artık kapatılabilir sanırım. "Peki neden kendisine Türk anane gibi davranan Alman babanne olabilme ayarı çekmediniz?" derseniz, o da büyük ihtimal bize "yetişkin gibi davranıp sorumluluk almayı öğrenme, bakamayacağın çocuğu doğurmama" ayarı çekme hakkına sahip derim. Ben bu Alman Oma olayını böyle kabul ediyorum arkadaşlar ama bu tatil sayesinde sevgili BAP’ımdan “annemle bi daha tatile gitmem ben, çok tuhaf bir kadın” lafını duymuş bulunuyorum ya.. Ölsem gam yemem hahahaha!


Gelelim Mayakuş’un kayak macerasına.. Önceki kışlarda kayak üstünde yürüme vs gibi ufak ufak denemeleri olmuştu ama 4 yaş Münih’liler için artık kayak sporuna (ve yüzmeye) ciddi anlamda başlanan bir yaş. Ben Maya’nın küçük olduğunu düşünsem ve öğretmene “kayması önemli değil, hedefimiz sadece kayak üzerinde rahat olması ve işin keyfini anlaması” desem de, Maya bu işi tahminimden iyi kotardı ve 3 saatte kendi başına karsapanı kaymaya başladı. Sanırım, totonun yere yakın olmasının gerçekten olumlu etkisi var ama kayak öğretmeni de kendi gibi ufak tefek minyon sessiz bir kızcağız olunca, yıldızları çok aşırı barıştı ve tam bir uyum içinde babylift’lerden tırmanıp tırmanıp aşağı kayıp durdu. O kayarken ben de Lukas’ı kızakla oynamak üzere babasına bırakıp “anne pisti”ne gidip, anne olalıberi kayamadığım yılların acısını çıkardım. Çocukluğumdan beri yaptığım bu sporu gerçekten çok özlemişim, tadını çıkardım dedim ama yetmedi, tadı damağımda kaldı doğrusu.. Kendi kolumuzu bacağımızı kırmadan, şeytanın bacağını kırdık ya, inşallah gerisi gelir artık. 

Ya işte bu maceralar sonrasında dağdan inip eve döndüğümüzün akşamı sen Maya bi ateşlen, bi öksürük krizleri geçir.. Ertesi sabah Türkiye'ye gelecekken bileti iptal ettim tabii. Ama neyseçocuk bu, hastalıktan kalkınca sanki hiç hastalanmamış gibi davranıyor. Baktım coşup duruyor, daha ertesi gün aldım yavruları vurdum geldim Türkiye'ye. Şimdi kısmetse ay ortasına dek Türkiye'deyiz.

Sadede gelirsek; geç de olarak, hepimize mutlu yıllar diliyorum! 2018'den kendim için sadece "sallama, takılıp kalmama, rahat bir insan olabilme" diliyorum! Çok "uleyn sıçtık mavisi" bir insan evladıyım, biraz rahatlamam lazım. Böyle Alman gibi sakin, kontrolü elinde tutan, Hint ineği gibi rahat, kayınvalidem gibi yavaş ve süzüm süzüm süzülen bir insan olabilmeyi öyle çok isterdim ki.. Oysa ben kocamın dediği gibi "hayat enerjisi ile koşturmaca" tipi bir insanım, çok passion (tutku) sahibi olduğumdan aşıkmış bana, "Akdeniz Ateşi" varmış bende, ışıl ışılmışım! Halbuki ayol adam tutku dediğin şey bildiğin anksiyete! Darlandıkça hızlanan, telaşlı ve gergin bir insan olarak görüyorum ben kendimi, Akdeniz Ateşi değil ayol, bildiğin gergin menopoz öncesi kadın tiplemesi.. 2018 hadi bana, aileme ve hepimize bol bol iç ve dış huzuru, sağlık, neşe, mutluluk ve güzel şans, iyi yolları seçme, iyi insanlarla karşılaşma, potansiyelimizi kullanabilme ve kendimizi sevebilme, kendimizden gayrı canları sevebilme, hayatın anlamını yakalamaya bir adım daha yaklaştığımızı hissedebilme hali getirsin <3 Tekrar kutlayanların noelini ve hepimizin 2018'ini kutlarım <3

24 Aralık 2017 Pazar

Bir kapı kapandı..

Regl oldum. Tam 24 ay sonunda, hamilelik, doğum ve 14 ay sonunda, en son 2015'te kaldığımız noktadan sonra. BAP "hehe yeniden çocuk yapmaya hazırsın yaniii" diye gülse de, böyle çamdan oymalı oymalı, ağır ve eski bir kapının, yavaş yavaş ama emin hareketlerle ilerleyip, son anda birden hızlanıp yüzüme tooook sesiyle kapandığını hissettim.

Bir dönem daha sona erdi.

İlk çocuğumdan sonra da tam 18 ay böyle huşu içinde geçmişti, bu sefer de 14 ay kader bana gülmüştü hatta "e artık nerdeyse 40 olduk, belki hiç olmam" diye düşünürken o bildik sıcak basması, bildik saçma sapan şeylere sinirlenme ve tolerans gösterememe hali, bildiğin kramplar ve bildiğin "ya bi tuvalete gideyim acaba?" hissi..

"Yuh Öğrenen, millet doğumdan 2 ay sonra regl oluyor da sesi çıkmıyor, 14-18 aylardan bahsediyorsun, bir de utanmadan "hazır değildim" mi diyorsun?" demeyin, biliyorum ama bakın açıklayayım, neden etkilendim..

Ben hep regl olmayı vücudumun bana "it's time to move on" (hayata devam etme zamanı) sinyali olarak algıladım. İlkinde de böyleydi, ikincide de, "regl olayım sütten keseyim" ya da "regl olayım, öyle çıkacağım bu ser totoyu kucakla yavruyu lohusa psikolojisinden" diye düşünceler içindeydim. Yani hep biyolojik saatimi, vücudumu dinleyerek atıyorum adımlarımı. Bir nevi "ooo bu sıra biraz sinirliyim, biraz elim ayağım titriyor, belki D vitaminim eksik" diye düşünmek gibi. "Regl olmadıysam henüz, demek ki vücudum hala bana "yeni bir bebek yapmak yasak, çünkü daha ilk bebeğini emzirmeli, tüm enerjini ve ilgini ona vermelisin, biyolojik olarak sen henüz hala bebek yapım aşamasındasın, süreç tamamlanmadı" diyor" diye düşünüyorum. Ha bu mantıkla 2. ayda regl olan "yeni bebek yapımına hazır" mı, hayır tabii ki. Ama işin o kısmını karıştırmayın işte, ben bebemle aramdaki simbiyotik ilişkiyi mantığa oturtma çabamda böyle bir çıkar yol buldum..

Neyse kısaca, vücudum bana "artık yeter, dışarda bir hayat var" demiş bulundu. Aynı şekilde beynim de zaten "eşek kadar oldu hala emziriyorsun, ihtiyacı olan o değil sensin dangalak" demekteydi ve tabii psikolog olmayan tarafım "ama bu benim son çocuğum, azıcık daha koynumda kalıversin, evet ihtiyacım var bu masum sevgiye, bak 4 yaşındaki artık istesen de kucağa sığmıyor gelmiyor, bırak biraz daha kokla o kavun kafayı" diyordu. Ama şimdi regl olunca, artık bir bahanem de kalmadı yani.. Eşek kadar oldu, vücudum bana "yeter ayh" dedi, eee?

Kızı 19 ay emzirdim, oğlan 14 aylık şu an hala emiyor. Sadece uyku öncesi emiyor ama emiyor. Ne kahve, alkol, ne onun uyku saatinde dışarda sürtmeler var hayatımda. Özledim bunları tabii. Ayrıca 16 tane de dişi var ve bizle sofraya oturup çatak kaşıkla yemeğini yiyor, bardaktan suyunu içiyor. E sonra, bir de üstüne emiyor.. Neymiş "uyku öncesi rahatlama" imiş, git Allasen.

Ben biliyorum, işte sorun şu: emzirmeyi bitirmeye o hazır, ben değilim. Değildim. Ama vücudum da "hazırsın işte" dedi, e beynim? Bi beynim kaldı.. Onu da ikna edersek, bu iş tamam. Bence zamanıdır..

Biraz korkuyorum, şimdi memeyi ver ağzına, yumoş olsun, küt diye uyusun rahatıma geliyordu. Şimdi memesiz neyle rahatlayacak? Maya'da şarkı söyler, sırtını karnını okşar, ellerine masaj yapardım ama 1 saat ağladığı olurdu.. Ya yine olursa..? Ağlayan çocuk kadar beni korkutan ve sinirlerimi geren bir annelik sınavı daha olmadı benim için. Ağlayan çocuktan aşırı derecede rahatsız oluyorum sevgili dostlar, bu huyumu çözemedim ama bu böyle.. Ağlayan yetişkinlerden de aşırı huylanır, sinirlenirim hatta! Bu ağlama konusu benim kişisel sorunum. Neyse dur bakalım hayatta bu ağlama konusundaki hislerimi anlayıp da değiştirmeden bana rahatlık yok galiba..

Neyse, kısaca, niyet ettim eyledim, bugün itibarıyle oğlancağızı memeden kesmeye. Vay beee, bir dönemin daha sonuna geldik iyi mi.. Bu sıra memeden çocuk kesmeye çalışan ve kendine bir yardakçı, bir kader yoldaşı, bir "ay sinirlerim çok bozuldu, biraz dertleşelim mi?"ci dost arayan varsa bana özelden ulaşsın, geçen sefer iki arkadaş kesmiştik biz bebeleri, çok güzel olmuştu, yine böyle bir "free your boobies buddy" arıyorum, ilgililere duyurulur ;)