17 Temmuz 2017 Pazartesi

Çocuk saç bakımı ve ilk saç kesimi

Dolunayda kesilen tüyler çok hızlı uzar diye bir söz var, ki ben de buna inananlardanım. Geçen dolunayda, aldım ikisini de önüme tıraş ettim. Kel oğlanın zaten ilk, Maya’nın da 5 aylıkken gözüne giriyor diye yamuk yılık kestiğim kahkül köşesini saymazsak yine ilk tıraşı. İlk tıraşlar önemlidir aslında ama öyle kuaföre götürülecek bir durum değil diye düşünüp “ben keserim bunları yaaa” dedim (meşhur son sözler..)

Maya’nın kreşine de anaokuluna da aslında kuaförler geldi, ben de yılda iki defa gidip kestirdiğim kuaförümden memnunum ve çocuk saçlarını da güzel kestiğine şahit oldum ama Maya bu yaşına dek saç kestirmeyi kesinlikle reddetti. Eh ben de zorlamadım çünkü kız çocuklarının saçının uzun olmasını sevimli buluyorum. Fakat uçlar artık 4 senelik saç, tabii iyice inceldi, kırıldı. Zaten saç konusunda yazık baba tarafına çekmiş; çok ince telli, düz ve az saçı var. Hani İngilizlerin “fine” dediği kibar kibar narin narin saçlar.. Bir de uçlar nasıl bebek sarısı.. Kıyamadım..

İlk Lukas’ı oturttuk önümüze ve tepesinden, kulak üstlerinden ve ensesinden kırt kırt kestik, keserken de sevdik öptük ki gözlerini dört açmış korkuyla izlemekte olan Maya’ya motivasyon olsun (Bakınız: kardeş kıskançlığını lehinize çevirme yöntemleri). Lukas’ın keltoş kafa iki makas üç tarak darbesiyle biraz ayara geldikten sonra, açtık tv’yi oturttuk önüne Maya’yı ve ben dolunaya karşı uçlardan kırt kırt kestim. Ay nasıl kıydım bilmiyorum, nasıl bebek sarısı, nasıl minnoş.. Hepsi gitti. Yaz başı, belki açılır yine ama öyle açık bebek sarısı olmaz artık.. Olsun, belki daha gür çıkar, daha bol sayıda çıkar, bakarsın bir de dalga gelir.. Olmaz mı, valla olabilir, çocukluk saçlarıyla ergenlik ve sonrası hiç uymaz ya genelde.. Hormonlar falan heralde. Hatta bazıları bukle bukle saçlarım vardı, bir kestirmiş annem, hepsi gitmiş, saçları dümdüz olmuş derler – ki ben de buna şahit oldum, en yakın arkadaşımın 3 yaşındaki oğlunun aynen bu durum geçen sene başına geldi! “Bukleler küstü” denirmiş.. Aman dikkat diyeyim. Aramızda çocuklarının şahane bukleleri olan arkadaşlar var, onlar kendilerini bilirler :)

Benim saçlarım maşallah diyelim, güzeldir. Doğumlardan ve emzirmelerden sonra baya azaldı, devamlı topuz yapmaktan cansızlaştı falan ama hala da güzel. Kışın 3 günde bir, yazın her gün L’oreal ürünlerini (şampuan ve bakım kremi) kullanarak yıkıyorum, saç kurutma makinasını yaz kış kullanmıyorum çünkü doğal dalgalarım bildiğin Afrikalı hatunlar gibi kabarıyor ve temiz saça jöledir bakım ürünü diye kimyasal dayadıkları zımbırtılardır sürmüyorum, ıslakken geniş dişli kemik taraklarla tarayıp, havluya sarıp nemini aldıktan sonra kendi haline bırakarak kurutuyorum (ve dışarı da çıkıyorum, alışkın olduğumdan hiç ıslak saça bağlı soğuk algınlığı yaşamadım). İki haftada bir zaman bulursam Argan ya da Badem yağı içeren bir maske uyguluyorum, başka bir sırrım yok. Ben saç, cilt ve tırnak gibi uzuvların bakımının dıştan değil içten geldiğine inananlardanım yani düzgün beslenme ve bol su, en pahalı üründen fazla mucize yaratıyor. Saç için özellikle yağlı balıklar, badem ceviz gibi kuruyemişleri tüketmenizi öneririm. Tabii yılda en az 2 defa uçlardan en az 4cm kestirmek, fön ya da boya konusunda da çok cimri davranmak da çok önemli.

Kendime böyle davranırken, doğrusu Maya’ya çok başka davranıyorum. Mesela hava 30 derecenin altındaysa, banyodan sonra kurutma makinesi kullanıyorum çünkü ıslak saçla yatağa gitmesine ya da dışarı çıkmasına gönlüm razı gelmiyor. O da saçı berbat ediyor. Maske falan yapmıyorum, yaşı çok küçük diye düşünüyorum. Açıkcası düz ve ince saçları için ne yapabilirim, bizim ailede hiç böyle saç olmadığı için çok da bilmiyorum.. Belki siz doğal ya da kozmetik ürünü birşeyler önerirsiniz, yorumlarda?

Bu arada bu yazıyı yazdım, içerden bir bağırtı koptu. Gittim ki ne göreyim, pehlivan asılmış kızın saçına, öbürü de nasıl kurtulacağını bilememiş, kendini çekince birden.... Of elimdeki saç öbeğine bakın, resmen kızın kafa derisini yüzmüş pehlivan yaaa. O panikle "ay zaten üç tel saçı var, ne istedin zavallıdan?!" diyince ben, Maya'da "benim saçım az ve kısa" paranoyasına gark oldu, dünden beri ne zaman yerde bir tel saç görse "benim yine saçım döküldü, benim hiç saçım kalmayacak" diyip duruyor.. Kaş yaparken göz oymak'a geeeel..

9 Temmuz 2017 Pazar

Alman tipi yıl sonu müsameresi

Geçen hafta bizim yavrunun yıl sonu müsameresi vardı. İlk defa böyle bir yıl sonu müsameresi deneyimlediğim için ve genel anlamda çocukların sirk maymunu gibi sahne sanatlarının yakından uzaktan akrabası olmayan gösterilerde oynatılmasına uyuz olduğum için (hayır yanılıyorsunuz hiç bir gösteride premses olamamış kız kurusunun kıskançlığı değil, bilakis fazlasıyla başrollerde bulunmuş ve her sefer öncesinde midesi bulanıp kusmuş bir zavallı performans anksiyeteli çocuk olduğum için) karışık duygular içindeyim ve en iyisi yazayım, bir yerde dursun dedim. Alman tipi müsamere nasıl olur, buyrun okuyun..

Olaya baştan ayılamadım ben çünkü 4 hafta önceden çizilip kesilip boyanıp elime tutuşturulan davetiyede "yaz festivalimize bekliyoruz" yazıyordu ve ben de bir önceki "Mayıs Dansı" gibi birşey olacak diye düşünüp atmıştım davetiyeyi bir kenara. Fakat gün yaklaştıkça Maya tuhaf tuhaf davranışlar içine girmeye başladı, kendi kendine fısır fısır birşeyler söylerken göz göze geliyoruz "yaaaaağ bakmasanaaa" falan diyor, ayrıca öğretmeninden kesin talimat almış "kızım napıcaksınız yaz festivalinde?" diyene "söylemem sürpriiiz" diyor! 3-4 yaşlarındaki çocuklara tam 1 ay sır tutturdular bu Aleman mürebbiyeler yahu, nedir bu işin sırrı bilemiyorum çünkü ben denesem ağzında bakla 1 saniye bile ıslanmıyor! Aleman mürebbiye acaip bişey..

Neyse hakikaten sürpriz oldu, tek bildiğimiz çocuğumuzun şort ve tshirt giymesi gerektiği ve benim de köfte ile mozarella ve domates tabakları hazırlamam gerektiği (tabii o kadar da keko değilim, en azından konseptin bayraklı dağlı tepeli bişeyler olduğunu gidiş gelişte gördüklerimden anlayabildim ve köfteleri hamburger gibi lanse edip üstlerine de Maya'yla bayrak boyama dikme eylemine girdim hatta Maya "ama bizim bayrağımız vaaaar" diyip dehşetle ağzını eliyle kapadı daha fazla kaçırmamak için, ona da gül gül gül) Ama yine de cebren ve hile ile de olsa edinebildiğim tüm noktaları birleştiriyorum birleştiriyorum, bişey çıkmıyor, hakikaten merakla ve heyecanla (biraz da bizim cadı acaba performe edebilecek mi kaygısıyla) gittik..

Müsamerenin bu seneki konusu "Dünya Seyahati"ymiş ve her üç grup da kendi öğretmenleriyle piyes hazırlamışlar. Bizimkiler 3 ülke yaptılar, bizim kız İsviçre grubunda baş rolü kapmış (anası kılıklı ama kusmadı hatta bir duygu kırıntısı bile göstermeden görevini mükemmel şekilde icra etti, babası kılıklı). İşte bu yanda dağlara tırmanan özgür kız rollerinde Mayağnım, ay evet çok şirin.. O gizli gizli söylediği şarkı da "biz dünya çocuklarıyız lay lay lom" diye birşey çıktı, bizimkisi güzel ezberlemiş, hatta tüm çocuklar o kadar aşırı mükemmellerdi ki, bi an yüksek ve sert bir ses içimden DOYÇTEKNİĞK diye bağırayazdı. Fakat sanırım siz de anne baba olarak aynı kafayla "oha ya ben nası mükemmel bi çocuk yaratmışım" hissiyatı yaşıyorsunuzdur, sanırım müsamerede anne babalara pembe gözlük dağıtılıyor. Tabii sahnede olmayıp kusmadan kusmadan izleyen konumunda olmak da güzel bir his.. Bir an "yaşasın müsamereler" diye de düşünmedim değil..

Yani yine bir "anne olduktan sonra tükürdüğünü yalamak" durumuyla karşı karşıya kalmış bulunuyorum. Bu konudaki hislerim iyice karıştı. Bir yanım hala "ay yazık ya maymunlara" derken (bakınız yanda inek kostümlü arkadaşı "sağan" Bavyera kostümlü arkadaş) öbür yanım "mürvetini göremeyceğsek niye çocuk yaptık" diyor, öbür yanım (kaç yanım var ayol benim?) "aman işte kendileri de eğleniyor gibi gözüküyorlar, oyun oynar gibilet işte, o zaman sorun yok" diye omzumu pışpışlıyor. Tuhaf hisler..

Burdaki müsamereler hakikaten bir de çok imece sistemi, okulun bahçesinde yapılıyor, tüm dekor, süslemeler çocuklar ve öğretmenler tarafından hazırlanıyor, sonra velilerin getirdiği yemekler peçete üstünde yeniyor, orda da küçük kardeşler koşturuyor falan. Şimdiki durumu bilemeyeceğim ama bizim müsamereler böyle yazılı sözlü sınav falan gibi olurdu, özel yer kiralanırdı, herkese ezberlemeli falan bi rol biçilirdi ya da bedensel anlamda kuzey koreli çocuklar gibi bir performans beklenirdi, e o da beni çok gererdi. Bu ne bileyim bahçede toplandık iki kıvırttık falan gibi bişey oldu.

Finali de annebabasız yaptılar ama biz de çit arkasından gizli gizli izledik tabii..

Böyle hep birlikte anaokulunun arkasındaki çimenliğe yayılıp renkli renkli balonlar uçurdular gökyüzüne doğru, ipine de isimlerini ve okulun adresini yazmışlar, balonu konduğu yerde bulan olursa geri yazacakmış, "balonunuz Alpleri aştı, İtalya'da tatilde" falan diye... Hadi bakalım.. Komedi..

7 Temmuz 2017 Cuma

Çocuklu eve köpek girer mi, girmez mi?


Valla aklı olan köpek çocuklu eve girmez aslında ama garibanların diğer seçeneği barınak ya da sokak olunca, girmek durumunda kalıyorlar.. Şaka bir yana; ben çok isterdim çocuklarım köpekle büyüyebilsinler, çünkü ben köpeğimle büyüdüm. Fakat evimde köpek yok ve yakın zamanda da olmayacak çünkü köpeğimi ben çok travmatik bir şekilde kaybettim ve olayın üstünden bugün tam 12 sene geçmesine rağmen, şu an ondan başka bir köpeğe kalbimde yer açabilecek durumda değilim. Ne yazık ki, benim travmamdan çocuklarım da etkilenmek zorunda kaldılar..

Köpek, çocuk için bir nimet bence. Sadece alerjik hastalıklar ya da stres kaynaklı bazı psikolojik sorunlar artık araştırmalar tarafından da kanıtlandığı gibi daha az görülüyor diye değil, aynı zamanda yanında her zaman oyuna aç bir dost olduğu için, ondan hayatın nasıl bir ciddiyetle ve sevgiyle yaşandığını öğrenebilecekleri için ve tabii ki sorumluluk duygularının, merhametin ve karşılıksız sevginin gelişmesi için de çok önemli.. Bence çocuklu eve köpek girmeli..

Ama nasıl girmeli, hangi tür köpek girmeli? Bazı ırklar doğaları gereği daha yumuşak başlı, bazıları ise daha kavgacı ve dışa dönük olur, bir kere bu araştırılmalı. Sonra mesela büyük köpeklerin küçük köpeklere kıyasla ihtiyaç duydukları alan çok daha geniş, mümkünse evde bahçe olmalı, köpeğin günde en az 2, mümkünse 3 defa gezmeye çıkarılacağı, kendi ırkdaşlarıyla sosyalleşebileceği, siz tatile gittiğinizde gözünüz arkada kalmadan sevgiyle bakılabileceği alanlar ve kişileri olmalı. Köpeğin eve bir eşya gibi değil, onun da bir çocuk gibi aileye geleceği, onun da bazı alanlarda sizi çocuk gibi zorlayacağı, gelişim dönemleri ve ihtiyaçları olacağı, hastalandığında ve yaşlandığında çocuğunuz gibi bakıp üzüleceğiniz hatta iddia ediyorum, çocuğunuz gibi, çocuğunuz kadar seveceğiniz bir “can” olacağı unutulmamalı. Layıkıyla bakabilecekseniz, sabah akşam karda yağmurda karanlıkta, yorgunken uykusuzken bile en az 30’ar dk dolaştırabilecekseniz, gıdasına sağlığına temizliğine dikkat edecekseniz, ırkına uygun davranışlarının size ters geldiğinde ya da psikolojik / sosyal sorunları, davranış problemleri olduğunda onu anlamaya çalışacak, gerekli eğitimleri almasını sağlayacaksanız, ona gereken yaşam alanını yaratarak, kendini güvende ve evde hissetmesini sağlayacaksanız, kendinizi köpek bakımı, eğitimi konusunda bilgilendirebilecek ve bu işi layıkıyla yapabilecekseniz, bence çocuklu her eve bir köpek girmeli.. Köpek, kardeşten bile yakın bir dost olabiliyor bir çocuk için ama bakımı ve ihtiyaçları çocuğa değil, size kalacak, bunu da bilin..

Köpeğim Semo’nun anısına olsun bu yazı.. Onun o ıslak burnunu, kıvırcık saçlarını ve ona sarılıp uyumayı çok ama çok özledim.. Kimse yerini dolduramadı, dolduramaz be Semom.. Sen de, senin kendi "köpeğin" sandığın minnak muhabbet kuşumuz Can da berabersiniz o yemyeşil güzel yerde.. Biliyorum..

Köpek dışında kedim, kuşlarım, kaplumbağam, tavşanım, balıklarım hatta ipek böceklerim bile oldu ama köpek bambaşka türlü bir dost yahu.. Onun için “hayvan alınmalı mı?” yerine köpek konusunda yazmak istedim. Yoksa kedi de güzeldir, kuş da, tavşan da, balık da.. Layıkıyla bakmak kaydıyla, her evde hayvan olsa, hayvanlarla ve doğayla barışık büyüyebilse tüm çocuklar.. Sanki hayvan sevmeyen, hayvandan “iğrenip, korkan”, insanı da sevemez gibi geliyor bana..

4 Temmuz 2017 Salı

Kızımdan öğrendiklerim (3+ yaş)

Kızım benim en "Sıfırcı Melahat" öğretmenim! Kızım benim en "Gençler, komik bir şey varsa söyleyin, hep beraber gülelim" belletmenim! Kızım benim "Kitabın evde mi kaldı, peki kendini neden unutmadın?" altın topum. İlk sene neler öğrendim kızım senden, bak burada yazmışım, ikinci sene ise tam burada, üçüncü sene artık çekirgen oldum sanmıştım, dördüncü sene beni yine haksız çıkarttın. Artık 3 yaşındasın, bana öğrettiklerini ben de kitlelere öğreteyim:

- Kardeş sevgisi: Eşim de ben de tek çocuğuz, kardeş sevgisini bilmiyoruz. Bana hep işte anneni sevmek gibi, kıskançlığı bol bir "idare etme hali" gibi, başa gelen çekilir gibi gelmiştir bu "kardeş sevgisi" denen nane. Öyle değilmiş. Sarılıp öpüyor, az da mıncırıyorsun. Bazen sadece sana kızıyor olmayayım diye oğlana da mesela çok ağladı diye kızıyormuş gibi yapıyorum, hemen "ama anne o daha bebek, belki de karnı ağrıyor, ondan ağlıyor" diye onu savunuyorsun. Sen ki en küçük şeye car car bağırıp ağlayan zilli; hiç kıyamıyorsun, hiç kızamıyorsun kardeşine.. Kardeş sevgisi tam da bu olsa gerek.

- Evsiz prenses modası: Geçen seneye dek giydiğin pembe kıyafet, o da başkası tarafından hediye edilmiş olduğu için, bir elin parmaklarını geçmezdi. Bu senenin başında sende bir pembe aşkı başladı, tutabilene aşkolsun. Hem de çingene pembesi, 1 km öteden seçilebilen cart bir pembe. Midem kalkıyor çünkü pembe benim en neffffret ettiğim renktir. Ama yine de alıyorum, içinde kalmasın, bu yaşında engellersem, ergenlikte ya da 30'undan sonra pörtleyecek bir yerden nasılsa. Kızım sen bu pasaklı ananın neresinden çıktın böyle kokoş!?

- Elsa, bizi yaktın Elsa! Hepimizin derdi Karlar Kraliçesi Elsa. Elsa, Allahından bulasın Elsa! Buz gibi ülkende, karların arasında kısa kollularla gezilir mi Elsa! Hadi kolaysa gel 3 yaşındaki velete her sabah neden palto giymek zorunda olduğunu sen anlat Elsa! Ayrıca o herkeslere kızıp alıp başını kaçtığın dağlarda bağrına bağrına söylediğin şarkı da kulağımızdan gitmiyor Elsa. Koca koca insanlar bu şarkıyı mırıldanır haldeyiz, mahvettin bizi Elsa! O şarkıyı söylerken, saçını savurduğun ve yeni mavi elbiseni giyip kalçanı kıvıra kıvıra yürümen de ayrıca beni şok denizlerinde boğdu, seksi frijit prenses Elsa! Son olarak belirteyim, üzerinde senin resmin olan donlar dışında don giyilmiyor bu evde artık, donlara gelesice Elsa!

- Herkesin prenses olduğu yerde, sen arı ol yavrum: Vallahi gurur duydum seninle. Kıyafet balosuna tüm kızlar prenses kıyafetiyle giderken, sen Arı Maya oldun ve "aber natürliiiiich, benim adım Maya!" diye de kendini savundun. Özgüvenine kurban olduğuuuum!

- Hırs yapıp 54 parçalık puzzle'ı yapman: 3 yaşına dek puzzle ile ilgilenmedin hatta 3 yaş 3 aylık olana dek 4 parçalık puzzle bile yapamadın. İlgin ve yeteneğin yok dedik, üstüne düşmedik. Anaokulunda hırs yapmışsın, başka oyuncakla oynamamaya sabahtan akşama kadar puzzle yapmaya başlamışsın ve 1 haftanın sonunda 54 parçalık puzzle'ları yardımsız yapmaya başlamışsın! Bir de itiraf, anan hala 24'lükleri bile yapamıyor, "ahh anneeee, bak köşeden başlayacaksın" diye dalga geçiyorsun, bacaksız!

- Hani ben susamıyorum ya..: Çok ağlayıp kendini yerden yere vurduğun günlerden birinin sonunda, yatağa giderken bana "anne ben çok ağlıyorum ve susamıyorum ya.. o zaman sen bana biraz meyve suyu ver. o zaman susabiliyorum" dedin. Hmmm. Denemekte fayda var.

- İlk aşk: "Miki" bir süredir dilinden düşmüyor. Gittim baktım gürbüz, güleç bir oğlan. Güzel. Bence okey, 3 yaş zaten ilk aşk için pek uygun. Fakat bir sorun var; oğlanın adı "Miki" değil be kızım, "Niki" yahu (Nikolaus hatta), ilk aşkının adını bile yanlış öğrenmişsin, şaşkın!

- Yarın kalan hayatının ilk günü: Bu sıra sana çok iyi bir anne olamadığımı düşünüyorum, dertler bunalttı beni, enerjimi yitirdim, yorgunum. Dün yanına uzandım ve sana "bu sıralar hep yorgunum ve seninle fazla oynayamadım, bunun için özür dilerim ama seni çok seviyorum ve seninle oynamaktan çok zevk alıyorum, umarım daha fazla oynama şansımız olur yakında" dedim. Anlayacağını düşünmemiştim ve sen yanağımı okşayıp "merak etme anne, yarın daha iyi bir gün olacak" dedin.. Haklısın minik filozofum, bugün herşey berbat olabilir ama yarın bambaşka bir gün, yeni bir şans demek.. Haklısın.

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Kendinizi iyi hissettirecek bir uğraş bulmak

Geçen gün, kişisel FB hesabımdan bir şarkı paylaştım. Şimdi bu yazıyı okurken bir yandan da dinleyin, şarkı şu:


Aslında önce melodisi çok hoşuma gitmişti ama sanırım bir sonraki dinleyişimde sözlerine de dikkat ettim ki, ne duyayım?! Şarkı tek başına çocuk büyüten hem de haftada 50 saat çalışan bir annenin durumu hakkında.. Kadıncağız bunalmış, eski çocuksuz günlerini anıyor. Bir yandan da dans ettiğinde kendi olabiliyor, falan. İçli içli bir durum, zaten Alman mantığı, sonunda kadın çocukları da kapıp dans ediyor, dışarı çıkıyor falan. Çözüm açık havada, hareketli olmakta diyor yani. Zaten o enerjiyi hareketi bulabilse, olayın özü o ama neyse..

Ama hepimiz her gün bir kaç dakika bile olsa bu duruma yakalanıyoruz, kimimiz dans ediyor, kimimiz başka birşeylere tutunup hayata devam ediyor, kimimiz de daha o birşeyleri bulamadığı için ya da o birşeyler aslında kendine zarar veren şeyler olduğu için (şekere çikolataya, sosyal medyaya abanmak ya da kendini ev temizliğine vermek falan gibi) mutsuz..

Ha şimdi gelelim bu işe yaradığını sandığımız ama aslında bize zarar veren uğraş ve alışkanlıklara.. Benimki itiraf edeyim, süte bisküvi bandırmak. Ya da genel anlamda şekerli birşeylerden enerji ummak. Sizinki belki evi şöyle dip köşe temizlemek. Allahın her günü kendime "büyük anaokuluna bırakılıp, küçük de uykuya dalınca, her işi bir köşeye atayım, azıcık kitabımı yazayım, azıcık Almanca çalışayım" diyorum, her gün diyorum bunu. Ama sonuç: o en kıymetli, günde sadece 2 defa maksimum 45dk bulabildiğim zaman diliminde ne yapıyorum?! Süte bisküvi banarak facebookta saçma sapan yorumlar yapmak, mutlaka beğenilmesi icab eden yoksa "ayıp" olacak bazı fotoğrafları beğenmek, maillerime bakmak ve en son da günlük haber kanallarını şöyle bir okuyup "üveeeeeeğ" diye car car carlayan alarmı kucaklamaya koşmak.. Bazen de bir tık daha "iyi" bir uğraş, mesela ev temizlemek!

Sonra karşıma şöyle bir makale çıktı. Özetle diyor ki: "ev işlerini paylaşın, paylaşırken de patronluk taslamayın yoksa karşınızdaki 'eeeh madem beceremiyorum o zaman yapmam, al kendin yap' der ve siz de hem gereksizce kafanızda yönetim meseleleriyle meşgul olursunuz hem yine bütün işler size kalır, hem de kimseye yaranamadığınız gibi bir de insanlara yetersizlik tohumları ekmekle kalırsınız". Valla katılmamak elde değil, bizzat başıma gelen bu yıllardır. Mesela BAP vururla "tüm mutfağı ince ince temizledim" dedi geçen gün, ay kulaklarıma inanamadım, çok sevindim. Fakat gözlerim, daha da inanamadı çünkü temizlenen mutfakta mesela çöp kutusu, mesela fırının altında hani her tür kırıntının biriktiği o kör nokta, mesela tencerelerde ben yokken kızartılmış yağların yapış yapışlığı olduğu gibi duruyor! Şimdi siz bana obsesif dediniz duydum ama ya ben böyle gördüm, bizim evde, ananemin evinde temizlik yapılınca, o ev misler gibi kokar. Belli bir standartta büyütüldüm yani şimdi evli ve çocuklu olunca da bu standardı korumak istiyorum çünkü evim, hayatımın büyük çoğunluğunun geçtiği mekan ve şöyle mis gibi ferah, havadar bir evde oturup bir bardak süte bisküvi banmanın keyfi bir başka oluyor (hahahaha kahve içmenin diyeceğimi sandınız dimiii, ah nerdeeee). Beni bilen bilir; çok titiz, obsesiflik düzeyinde temiz asla değilim ama pis ya da düzensiz, öğrenci evi gibi yerde yaşayabilen biri de değilim. Bence insanın evine bösterdiği özen ve sevgi, insanın kendine gösterdi bakım gibidir; ne aşırı boyalı süslü, ne pespaye, boşvermiş..

Ay neyse konu dağıldı ve "ayol ben ne mükemmel kadınım" ayarına geldi, halbuki demek istediğim, ev temizliğine abanmak da bir çözüm değil olacaktı. Bir de makalede uyuz olduğum nokta, "e evimizde beslediğimiz erkek bize yardım ediyor da daha ne umuyoruz, biraz standartlarmızı düşürelim beya" anafikri bana ters.. Bence erkekler kusura bakmasınlar ama bizden kendi standartlarımızı düşürmemizi beklemek yerine azıcık gözleriyle görüp kulaklarıyla dinleseler ve biraz neden o tencerenin yağlı yağlı konmaması gerektiğini öğrenseler ya!? Sonra annem teyzem hatta ananemin ruhu gelip bana "öğretemezsiiin, bunnar böle oliy, bırak hiç umursama sen arkasından kendi bildiğini uygula" diyorlar da, hem kollektif aile zamanımıza yazık (aynı işe iki kişi iki defa koşmasın bence de) hem ben uyuz oluyorum "geri toplama"ya, hem de her sefer BAP'tan "beni biğenmiyür müsün?" duymaktan illallah geldi.

Peki çözüm? Bence temizliği kendi özel zamanına değil, haftasonuna bırakmak ve kocaya çocukları yıkarak bu işi hızlı hızlı halletmek. Çünkü kendi özel zamanında temizlik yapmak, başlı başına hata. Haftasonları evde yatan koca kadar da sinir bozucu birşey yok (aslında var, bebek her saat başı uyandırırken horul horul uyumasına devam eden ve sabah yorgun kalkan koca!) o nedenle biraz "yavrularınla kaliteli zaman geçir" ayarı çekmek şahane çözüm. Hafta içleri de o 45dk'lık can anlarda ev işi ya da yapılMALI listesinden değil de, tamamen keyfinize uygun bir uğraş bulmak.. Belki süte bisküvi banmak.. Ve fakat neden gitmiyor bu 3kg diye de hayıflanmamak.. Ya da adam gibi totonu kaldırıp o zamanları kişisel kişise gelişime, ne bileyim spora, sanata, felseye, dile falan ayırabilmek.. Ama tamam son bi bisküvi banayım, bir de son olarak şu sevimli köpekciğin videosunu beğeneyim, söz ;p

28 Haziran 2017 Çarşamba

Çocuklarda yabancı cisim yutulması (olmazsa olmaz bir annelik klasiği)

"4 senedir bebek ve çocuk büyütme, annelik konularında akla gelen gelmeyen herşeyi yazıyorsun, daha ilk defa mı bu konuda yazdın, aklın neredeydi?" diyeceksiniz, haklısınız.. Zira 0-3 yaş arası çok sık rastlanan bir durumdur bu "boğaza yabancı cisim kaçması ya da yutulması". Ama benim başıma ikinci çocukta geldi, başına gelmeyince önemini de anlamıyor insan.

Maya gibi değil, bu Lukas ne bulsa ağzına atıyor. 6. ayda başladığımız BLW (kendi kendine yiyen çocuk yapmışlar) nin de etkisi var sanırım, gördüğü herşeyi "yer misin, yemez misin?" testine tabi tutuyor. Bir de ilk çocukta işim kolaydı, ufak parçalı oyuncak zaten yoktu ortamda. Yutulabilecek şeyleri çocuktan uzak tutmak kolaydı, ilgi devamlı onun üstündeydi, devamlı gözgöze dizdize bağlanma odaklı ebeveynlik (attachment parenting) halindeydik. Şu an bu halime totomla gülüyorum çünkü ikinci çocukta kitapların tamamını sobada yakma ve direkt mağara adamı ebeveynliğine bağlama kıvamına geldik. Haliyle gariban kendi kendine büyüyor.. Ortamda 4 yaşında bir abla olunca, etraf ufak hatta mikroskopik parçalı lego vs. kaynıyor. E adam oldu 9 aylık, hafiften başladı hareketlenmeye, etrafı incelemeye, kurcalamaya..

Bu yandaki fotoğrafta eksik parçayı bulunuz... Yaa, deneyimli anneler hemen buldu, resmen nöropsikolojik reaksiyon zamanı testi gibi birşey bu, annelik deneyimi arttıkça eksik parçayı bulma hızı da artıyor.. Dolayısıyla, evet orda eksik bir diş var ve ben bu tarağı Lukas'ın elinden kaptığımda (nerden ne zaman kapmış, onu valla ben de bilmiyorum ama gözüm pembe tarak kemiren bir çocuğa takılınca ben bir panik..) o diş orda mıydı, yoksa hep mi eksikti hatırlayamadım. Al sana mis gibi paranoya..

Neyse ki ilk çocuğum obsesif. Kibarcası: çok dikkatlidir teyzeleri, en ufak detayları bile kaydeden bir görsel hafızası var :P İlk defa obsesifliği işe yaradı, affetim be Maya kedi olalı bi fare tuttun, helal olsun dedim.. Maya çabuk gel dedim, bam bam bam koşarak geldi. Bu tarak hep mi böyleydi, yoksa bu diş şimdi mi düşmüş dedim, aldı eline tarağı Sherlock, inceledi ve "hayır hep böyleydi" dedi, döndü totosunu yürüdü gitti.

Tabii annelik bu, yine de güvenemiyor, hemen rahatlayamıyor insan. Aklıma türlü şeyler geliyor, oyuncağın içinden çıkan pili yutup, fark edilmediği için ölen çocuklar.. Yuttu sandığımız cismin boğaza takılması, soluk borusunu tıkayan fındık fıstıklar.. Öteyandan gereksiz evham yapıp çocuğu alıp doktora koşmak ve midesine laringoskopik tekniklerle göz attırmak falan da istemiyorum. Kıyamıyorum, totosundan çıkar heralde rahatlığına vakıf olmak istiyorum, üf.. İlk çocuğun gözlemciliğine güvenmek mi, güvenmemek mi derken.. aklıma geldiii: "bunun babası da tasarımcı beyaa". Tabii "koş Sevim, iki numara tarak dişi yuttu" şeklinde değil de, "ya bu tarağın dişi kopuk muydu böyle, yeni mi kopmuş?" şeklinde lanse ettim olayı, yoksa "sen oğluma bakamıyorsun" der kel kazım, neme lazım.. Cevap geldi: "ya evet o tarakta tek diş eksik ve maya ikide bir bu nedenle yakınıyor, sana hiç denk gelmedi mi?" dedi bizim bey... Ohhh. Bir rahat nefes aldım.

Şurada çok bilgilendirici bir video var. Özetle, bu durum başınıza gelirse ve emin olamazsanız, zaman geçirmeden doktora koşmak dışında yapılabilecek hiç bir şey yok.. Acil durumlarda ise, özellikle yemek borusuna kaçan cisimleri hemen Heimlich manevrası ile çıkarmaya çalışmak, çamaşır suyu gibi temizlik maddelerinin içilmesi durumunda kustutmaya çalışılmadan hemen bol soğuk su ya da süt içirilip (seyreltmek amaçlı) hastaneye koşulması, yanık ya da haşlanmalarda hemen en az 10dk soğuk suya tutularak hastaneye koşulması (asla yoğurt diş macunu sürülmez) ve özellikle yaz mevsimi de geldiği için boğulmalara karşı alınacak önlemler ve ilkyardım bilgilerimizi tekrar tazeleyelim.

23 Haziran 2017 Cuma

Öl, öl, öl!

Mayıs ayının teması bizim evde ölmek, ölüm, öl, ölme vs idi.. Maya, dıştan bakıldığında Opa'sının 2 ay önceki ölümünden pek etkilenmemiş gibi gözüküyor ama içten içe bazı kavramları sorguluyor. Dışardan "Opa kanser oldu ve çok hastalandığı için doktorlar onu iyileştiremedi, o öldü, bir daha gelmeyecek, belki melek olup gökyüzüne uçtu" falan diyor. Anaokulundaki ölümden sonra, öğretmenler ve arkadaşlarıyla daha ayrıntılı konuşmuşlar, özellikle "kim ölür, neden ölür?" kısmını biraz fazla deşmişler, dolayısıyla "anne sen ölecek misin, çocuklar ölür mü, ben ölecek miyim?" gibi zor soruları da getirdi eve. Bunlara yalan söylemeden, yaşına uygun yanıtlar vermek her anne baba gibi bizi de zorladı ama "her canlı doğar, yaşar ve ölür. biz kendimize iyi bakıyoruz, hasta değiliz, sağlıklı besleniyoruz ve daha uzuuun yıllar senin yanında olmayı planlıyoruz, senin büyüdüğünü kocaman olduğunu görmeyi istiyoruz, merak etme daha upuzuuuun yıllar seninle olmak istiyoruz" dedik. Diğer sorularına da "bazı çocuklar çok hastalanır ve doktorlar onların hastalıklarını iyileştiremezler, bazen de çocuklar karşıdan karşıya geçerken dikkatsiz davranırlar ve onlara araba çarpabilir, o zaman ölebilirler ama sen hasta değilsin ve karşıdan karşıya geçerken çok dikkatli davranıyorsun, o yüzden ölmeyeceksin" dedik. Bu arada bir de hastalandı ve "ben hastalandım, şimdi ölecek miyim?" korkusu yaşadı, ona da "hayır, sen grip oldun, grip olunca ilaç alır ve dinleniriz, iyileşiriz, merak etme ölmeyeceksin" dedik. Daha ne diyelim di mi..? Ama ara sıra yine de soruyor, sorularını yalansız ve yaşına uygun cevaplayıp, sormadıklarını da fazla deşmeden, gerisini zamana bırakmak en iyisi..

Fakat tabii bir de işin komik kısmı var. Her yaşlının ölüp ölmeyeceğini merak ettiği bir dönem oldu mesela. Durduk yere insanları süzüp, otobüste "anne bu yaşlı kadın ölecek miiii?" diye bağırdığı anlarda gülsem mi, yerin dibine mi geçsem emin olamadım. Ya da evde ölü bir arı bulup ona oyun hamurundan mezar yapıp, cenaze töreni düzenlediği zaman, üzgün üzgün ayakta dururken "n'apıyorum yahu" hissi gelmedi değil. Hele bu sıra çizdiği tuhaf tuhaf resimleri görseniz, mesela bu yandaki yanan ev ve alttaki mezarlarda da ölen insanlar ve en alttaki kahverengi toprakla üstlerini örtme resmine ne tepki vereyim, psikolog olmasam "tut elinden psikoloğa götür" mü derdim bilemedim! Yok yok, sadece fazla yaratıcı ve ev ağaç çiçek gülen yüzlü çocuk çizmek onu açmıyor.. Öyle diyelim bari. ha en sevdiği renk de mor ve siyah. Vauv.

Maya bu telden çalarken, Lukas da geri kalmıyor tabii. Geçen sabah saat 06.30'da deruuun deruuun bir yerden "die! die! die!" (İng.: Öl! Öl! Öl!) sesleriyle uyandım. Ne oluyor, kim kimi öldürüyor, cihad mı çıktı zombiler mi bastı derken, baktım ses benim dibimden geliyor! Gözlerini faltaşı gibi açmış bana "die!" diyor beyefendi. Ne oluyoruz yahu derken ayıldım, bizim oğlan konuşmaya çalışıyormuş ama ayarı tutturamayınca "day day day" olmuş sana öl! Ay bir de çok bir marifetmiş gibi sabahtan öğlene dek kesintisiz die! dinledik kendisinden. Biraz sinir bozucu oluyor tahmin edersiniz.. Lakin onunla bastan beri Türkce konusuyorum, Maya'da basaramiyor diye endiselenip 2 dile indirmistik, Turkce kaynadi arada.. Biraz üzülüyorum.. Bakalim bu sefer ne olacak 3 dil maceramiz.. Ilk kelimesi: dede (saibeli bir durum ama babam hemen ustune alindi ben de ses etmedim hadi dede diyo olsun bari), ikincisi ise DIEEEEE! (ürperdim yine bak)

Ev Addams Family'ye döndü, işte temsili bizler.. Kalın sağlıcakla..

22 Haziran 2017 Perşembe

Macera dolu Türkiye

Maya’nın ilkokula başlamasına 2,5 sene kaldı (şok!) ve Almanya’da yaşayan yabancıların hiç memnun olmadığı bir uygulama var: doktor raporlu bir hastalığı olmadıkça çocuk 1 gün bile keyfi devamsızlık yapamıyor, yani çocuğunuzu 1 gün dahi resmi açıklama yapmadan okula göndermezseniz, direkt polis kapınıza dayanıyor. Bu bence çok yerinde ve gerekli bir uygulama fakat biz yabancılar özellikle “memlekete gitmek için” ucuz bilet bakarken ya da okul tatilleri dışında bir seyahat planlarken, bu uygulamadan oldukça kazık yiyoruz (Türk mantığı; tatilden 2 gün önce ucuz ucuz uçabilmek). Aslında sırf bu nedenle, Almanlar tatil planlarını neredeyse 1 sene önceden yapar, rezervasyonlarını garanti altına alır, uçak biletlerini de ucuz ucuz alırlar. Ben de üzüme baka baka karardığım için, kampanyalı havayollarından 1euro’ya (vergiler dahil 25 euro olmuştu) birkaç defa uçmuştum. Güzel bir his :)

Neyse uzun lafın kısası, okul başladığında sadece tatillerde gelip gidebileceğimiz için, ben bu 2,5 sene içinde bol bol seyahat etmek ve özellikle de Türkiye’ye gelip gitmek istiyorum ki Maya’nın Türkçe’si az biraz gelişsin (Maya “boşveeer”i öğrendi yani Türkçeyi ve Türk olmak sosyolojisini çözdü bu tatilde), ananesi ve dedesiyle bol zaman geçirsin, “torun olma”nın keyfini çıkartsın (Almanya’da torun olmak bizden 180 derece farklı çünkü).

Bu nedenle Haziran 1-19 arası Türkiye’deydik. Bu sefer Bursa değil, çocukluğumun her yaz 3 tam ayının geçtiği ve hayatımın en mutlu günlerini geçirdiğimi düşündüğüm ananemin 50 senelik yazlığına, İzmir’in ufak bir deniz kasabasına gittik. Benim umudum tabii çocukları annemlere kitleyip, yan gelip yatmak, bol bol kitap okumak, UV’den habersizmişim gibi güneşlenmek, denizle kucaklaşıp kulaç kulaç yüzmek, çılgınca yoga yapmak, bol ve temiz gıda (doğal gıda) yemek, horul horul uyumaktı. Bu umudumun “yan gelip yatma” kısmı dışındaki maddeleri, gelir gelmez hep birlikte hasta olmamız sayesinde gümledi.

Bu sefer sırayı bozduk, hep Maya’nın getirdiği anaokulu hastalıkları değil, bu sefer Lukas’tan başladık. Herkes 2’şer gün yattı, sıra Maya’ya gelince o yan çizdi ve tam 5 gün düşürülemeyen tuhaf bir ateş, boğaz ve karın ağrısı, boğazda kocaman kocaman üstü bembeyaz bademciklerle perişan vaziyette yattı ve iyileşebilmek için koca bir şişe antibiyotiği gümletmek zorunda kaldı. Bir de buna doktor anne babamın aşırı evhamları eklendi (kasabada tabii çocuk doktorunu bırak, uzman doktor bile yok. İş başa düşen babam Maya’nın karnında forrrşşş diye tuhaf bir ses duydu – hakkaten de vardı sanki içine “alien” kaçmış yavrunun – ve Maya bunu bozuk Türkçesi ve aşırı gelişmiş hayal gücüyle evirip çevirip bana “ben hamileyim, içimde bebek var ama canlı değil ölü, o hep orada kalıcak” şeklinde anlatınca, ben psikolog olarak tabii kafayı yedim – terzi ve sökükler, bizim ailede tavan yapmış vaziyette – ve babama “ne diye çocuğu korkutuyorsun” diye kızdım, ev resmen deliler evine döndü, babam diyor “bu ev aynen survivor gibi oldu, başımıza gelmedik kalmadı, gündüzleri tüm bunlarla mücadele ediyoruz, geceleri de iş yok güç yok, birbirimize takıyoruz”..  Haklı adam. Hastalıklar bir yana, bir de 6.4’lük depremi tam merkezinde yaşadık!


Ay o da ayrı komedi. Biz beşik gibi sallanıyoruz, ben o sırada yere oturmuş Lukas’a hayatının ilk yoğurdunu yediriyor ve bir yandan da “iyi etmedik, inek sütü vermek istemiyordum, zaten demiri bağlıyor sağlıklı değil” diye huysuz huysuz anneme çatıyor, annem de “keçi sütünden evde yoğurt yapalım, baban İzmir’den kefir “hayvanı” alsın getirsin, çocuğu olan her Türk ailesi gibi biz de buzdolabında kefir besleyelim” diye aşırı duyarlı çareler üretiyordu! Ben hiç istifimi bozmadan “deprem oluyor” diyerek çocuğa yoğurt yediriyorum yani, hem de kefirsiz.. Bu arada babam – endişelidir kendisi – oturduğu koltuktan kalkmış, iki kolunu açmış, aynen Masha’nın ayısı gibi dengesini tutturamayıp iki yana savrularak Maya’ya doğru yürümeye çalışıyor (hakikaten şiddetliymiş deprem, ben cool’luktan anlamamışım o an, sosyal medyadan duydum sonra), Maya “Masha ve ayı”daki gibi yürüyen ve bir yandan dehşetle “deprem oluyo dışarı kaçalııım” diyen babamdan korkmuş vaziyette, annem hastalıktan sesini tamaman yitirmiş bir Godfather misali “kaçııın” diye fısıldayarak bağırıyor (mümkünmüş bu) ve bir yandan da ağzını şapırdata şapırtada yoğurt yiyen Lukas’ı kucaklamaya çalışıyor. Neyse sonunda ben de kıçımı kaldırıp dışarı çıktım zaten 20 saniye süren deprem de bitmişti o an. Bu arada babam yaralanmış yahu, tırnağı kırılmış o panikle koşarken. Maya’yı sakinleştirmemiz ve “deprem” konseptini açıklamamız baya zaman aldı ama depremden ziyade Masha’nın ayısının vücut bulmuş halinden korktu sanırım.. Artçıları herkes hissetmiş biz hiç hissetmedik.. Almanya’dan eşim aradı “yurtdışı haberlerde bizim küçük Ege kasabasını görünce şok oldum” diyerek, biz o sıra yine denize karşı oturmuş simit kemiriyor ve çay içiyorduk. Ona görüntülü konuşma sırasında denize giren çocukları falan gösterdim, Ege’de20mt’lik tusunami bekleyen ve bizi “bari çayınızı hani kahvaltıya gittiğimiz dağ köyünde içseydiniz” diyerek uyaracak kadar cahil cühela bir Alman olarak bu halimizden iyice şok oldu tabii..

Depremi asla küçümsemiyorum 99 depremini Bursa’da yaşadım ben de. Fakat benim bu tip zor durumlar karşısında savunma mekanizmam “kaç ya da saldır” değil, “don kal ve hatta cool’a bağla” şeklinde oluyor. Sonrasında da komiklikler yapıyorum. Benim de tarzım bu, n’apayım.. Endişelendikçe ya da depresifleştikçe muzipleşen insan türü, aslında fena değiliz biz, bizden de lazım evrene, sevin bizi..


Neyse, survivor şeklinde bir tatil oldu gerçekten. Denize sadece 3 defa girebildim hava zaten ilk 10 gün yağmurlu, rüzgarlı ve soğuktu (nerde o eski Haziran’laaaar), çocuklarla uyuduğum için ikisi de gece boyu bana sarılma yarışıyla tepinip durduklarından, doğru dürüst uyuyamadım, Maya anane ve dedeyi bulunca 10’dan önce yatmadı ve Luki her sabah 6’da kurulu saat gibi uyandırdı (şimdi anladım sizi ve uykusuz bebelerin evlerine mutlaka kalın pencere güneşliği öneriyorum, belki de sorun tamamen bu; güneşten gelen enerji..) temiz yemek tabii ki “Türk bakkalı”nda kendimi kaybedip tüm “yeni çıkmış bisküvileri süte banma azmim”le yerlebir oldu, 2 defa yoga yapabildim (içimdeki o sukuneti sadece 2 defa bulabildim çünkü), 4 sayfa kitap okuyabildim (oğlan kindle’a merak saldı)..



Ha oğlan demişken, bir de oğlanı 60cm yüksekten yatakyan düşürmeyi başardım! Ya bu panda gibi döne döne istediği yere gidiyor (yemin ederim şu yandaki videodaki pandadan farkı yok), yatağın bir tarafı duvar diğer tarafına da kullanmadığımız bebek seyahat beşiğini dayadım. Git sen döne döne dayan beşiğe ve tüm gücünle aban ve beşiğin normalde kaymayan kilitli ayakları kaysın, sen de –Allahtan, melekler korudu resmen! – yavaş çekimle yataktan yere düş ve sırt üstü yatıp şaşkın şaşkın bak! Ay aklım gitti resmen.. Sakın siz yapmayın, iki koltuk falan çok bitiştiriyorduk biz, arasından çöt diye düşüyormuş bunlar (Maya hiç düşmemişti ya, ben ne bileyim, yeni yeni şeyler öğreniyorum bu çocukla ben..)

Macera dolu Türkiye'mizin son ayaginda havaalanina giderken bir de trafik kazasi gecirdik. Annem ve ben önde, Luki arkada bebek koltugundaydi ve adamin biri bize arkadan carpti. O koltuk olmasaydi ya da cocuk her agladiginda "ay yaziiiik aliver ya kucagina" diyenleri dinleyen biri olsaydim olacaklari düsünmek bile istemiyorum. Lutfen siz de "aglamasi yaralanmasindan ya da ölmesinden iyidir" diye düsünün, ucuz atlattik..

Ama tatil tatildir, yine de güzeldi.. 3 defa girebildigim deniz bu yandakiydi mesela.. Özellikle de biz Tr’ye geldikten sonra Münih iyice abartıp 8-10 dereceye düşünce, “oh be iyi ki burdayım, bulutlu serin falan ama en azından Haziran’da 8 derece değil” diye düşündüm ve halime şükrettim.

Kıssadan hisse; bir dahaki sefere Ege’ye gelmek için Haziran’ın ortası beklenecek. Sanırım iklim değişikliğinin sonuçlarından biri de mevsimlerin sanki 1 ay ileriye kayması.. Haziran eskinin Mayıs’ı gibi olmuş, sanki kış geç bitiyor ama yazın da kavruluyoruz ve Eylül resmen Ağustos ayarında geçiyor. Bana mı öyle geliyor? 

11 Haziran 2017 Pazar

Çocuğunuzun poposunu kim siliyor?

Maya'nın doğum gününde eşim 4 adet kız çocuk poposu sildi. Siz buna nasıl bakıyorsunuz, merak ettim ve bu durumu ayrı bir post olarak yazmaya karar verdim. Bizim evde bebeklikten bez değişimi, banyo ve sonrasında tuvalet temizliği hem anne hem baba tarafından yapılıyor ama bazı evlerde bu görevler, çocuğun kız ya da oğlan olması ayrımı da olmadan, en baştan beri sadece annenin üzerine kalıyor. Sanırım erkekler kakalı bezlere "ivreeenç" diyorlar, annelik de zaten çocuğun her işine koşmak demek, bir de üstüne cinsiyet rol ayrımları, taciz odaklı bazı endişe ve korkular da binince, bu görev anneye biçiliyor. 3 çocuklu bir erkek arkadaşım geçenlerde "bir baba olarak çocuk bakımına fazla karışmadım ama tam 12 senem popo silmekle geçti" diyordu (kendisinin temsili fotoğrafı - aaa bebek bezi üstünde baba fotoğrafı, dünya başımıza yıkılacak!)

Çişin temizlenmesi Almanya'da 2,5-3 yaşında verilen "tuvalet eğitimi" ile en baştan çocuğa bırakılıyor (evet geç verilmesinin avantajıyla çocuklar temizlik işini de eş zamanlı olarak kısa sürede beceriyorlar) ama popo silmek, yani kakanın temizlenmesi çocuk tarafından çok iyi başarılamayacağı için çoğunlukla 5 yaşa dek, bir yetişkine kalıyor. Gözlemlediğim kadarıyla, Türkiye'de çocukları bezden çıkarmak çok daha erken ama her iki bölgenin temizliği de biraz daha geç yaşlarda başarılan görevler arasında. Diş temizliği de keza, doktorumuz tarafından "çocuk el yazısını tam anlamıyla yazmayı sökene dek, sadece kendisine bırakılmamalı, bir yetişkin tarafından gözlemlenmeli ve iyice temizlenmesi için yardımcı olunmalıdır" diye önerilmişti ve hala ben önce Maya'ya fırçalatıyor sonra kendim üstten bir daha geçiyorum. Türkiye'de ne yazık ki süt dişleri çürüse de bir şey olmaz diye çok yanlış bir inanç var ya da dişler tamamen anne/baba tarafından fırçalanıyor, çocuğa popo temizlemek ve diş temizlemek ilkokul çağında öğretiliyor. Bunun nedenlerinden biri sanırım bizdeki sulu temizlik ile yurt dışındaki özel ıslak tuvalet mendilleri ya da direkt kuru tuvalet kağıdı ile yapılan temizlik arasındaki fark da olabilir.

Öte yandan, özellikle son yıllarda artan (ya da medyanın gündem yaratmasıyla artmış gibi gözüken ve insanları daha muhafazakar ve korku içinde yaşamaya yönlendiren) "taciz olayları" yüzünden, hepimiz özellikle çocuğun özel bölgelerine yabancı birinin eli değil özünün bile değmemesine özel dikkat gösteriyor, çocuklarımızı çok küçük yaşlarda "yabancılar" konusunda bilinçlendirmeye çalışıyoruz (halbuki "yabancı" kavramını çocukların ancak ilkokul döneminin ortalarında anlayabildiğini, ona adını soran ve kendi adını söyleyen herkesi "tanıdık" ilan edebildiklerini, dahası zaten tacizi yapanların %90'ının yabancılar değil, bilakis "temiz yüzlü ve güvenilir" komşular, akrabalar yani tanıdıklar olduklarını göz ardı ediyoruz). Ya da mesela "özel bölgene sadece sen ve annen dokunabilir" derken, arkadaşına gittiğinde ya da kreşte tuvaleti gelirse ne yapacağı konusunda kafasını karıştırıyor, kreşte "dokundurtmamak" için çişini tutmaya çalışan çocuklar yaratabiliyoruz.

Almanya'da gözlemlediğim kadarıyla bu durum çok "tabu" değil. Mesela bu yandaki fotoğraf; bizim BAP geçen seneki bir doğum günü partisinde çıplak çıplak çocuklarımıza masal anlatırken çekilmişti. Daha önce de yazmış ve baya ses getiren bir tartışma başlatmıştım, bizim kız çocuklarımız babalarıyla küvette çıplak yıkanabiliyor çünkü zaten nehir kenarlarında ya da evinin balkonunda azıcık güneş çıktı diye çıplak oturan ve de birbirine göz ucuyla dahi bakıp rahatsızlık vermeyen insanların yaşadığı bir memleket burası. Çocuk çıplaklığı tabu  olmayınca, "çocuğum amcaya pipini göster" gibi bir "espri" de olmuyor çünkü pipiler zaten ortada. Ha sosyal medyada durum ne derseniz, o konuda aşırı muhafazakarlar; çocuğun bedeni değil, yüzü dahi kullanılmıyor. Bizdeki gibi anaokulları çarşaf çarşaf "gurur tablosu" basamıyor, bloğuma fotoğraf koymak için her çocuktan ve ebeveyninden izin almam gerekiyor vs. Ama sosyal medya dışındaki "gerçek hayat"ta, bedensel sınırları ve kısıtlamaları pek yok (bu nedenle, bu tip toplumlarda vajinismus, cinsel sorunlar ve saldırganlıklar da daha az gözüküyor diyen sosyal psikologlar da var).

Yine de birer birer çişleri ve kakaları gelen 3-4 yaşlarındaki kızcıklara eşimin benden önce koşup şipşak popolarını temizleyivermesi biraz kalp çarpıntısı yaratmadı değil. "Ay ya bunlar eve gidip Maya'nın babası popoma dokundu derse" diye hafif bir endişe yaşadım ama sonra düşündüm, eşlerimize ve çocuklarımızın babalarına neden böyle "olası sapık" etiketi yapıştırıyoruz ve onları her anne kadar babanın da görevleri olan bakım görevlerinden uzak tutuyoruz? Bu kadar az mı güveniyoruz, en yakınımızdakilere bile? Buna paranoyaklık denmez mi?

Neyse yani bize çocuk verirseniz ve kaka yaparsa poposunu sileriz, haberiniz olsun :)

Ha bir de.. Yahu biri kaka yapınca neden diğer hepsi de yapmak zorundadır???? Yirim sizi zilliler..

7 Haziran 2017 Çarşamba

Karlar ülkesi Elsa temalı pasta ve muffin yapımı

3-4 yaş aralığında kız çocuğu olan her annenin  başına gelebilecek bu toplumsal yaraya parmak basmak ve çözüm bulmak istedim, bugün. Konumuz (derdimiz): Karlar Ülkesi’nden Elsa ve başımıza ördüğü çoraplardan en az şekilde yara alarak kurtulabilmek.

3-4 yaşındaki minik “premses”iniz tabii ki Elsa ile yatıyor Elsa ile kalkıyor ve siz bu durumu içiniz kıyılarak, artık her turkuaz gördüğünüzde kusmak isteyerek, biraz da endişeyle, “ne zaman geçecek bu Elsa kafası?” diyerek takip ediyorsunuz, biliyorum. Katıldığınız tüm doğum günü partilerinde “of yine mi Elsa? Ya bari biriniz özgün bişey olun beaaah” diyorsunuz, biliyorum. Doğada, doğal doğal büyütmeyi planladığınız, diğer çocuklardan, sürüden apayrı, kendine özgü, özgün bir birey olacağını sandığınız kızınızın donu bile Elsa, bıraksanız yuvaya her gün Elsa kıyafetleriyle gidecek.. Biliyorum. Endişelenmeyin. Dönemdir, geçer.. Bu yaşta “premses” olmazsa, içindeki “premses”liği engellersek, ilerde ergenlikte, o olmazsa yetişkinlikte bir yerden pörtleyecek, zamansız ve anlamsız frapanlıklarla kendini bir şekilde dışa vuracak. O yüzden bırakın şimdi tam zamanında ve yaşında yaşasın, bu dönem de geçsiiin, bitsin. Az kaldı, hissediyorum, bitmek üzere..

Şimdi gelelim pratik tariflere: Evde Elsalı Pasta Yapımı! Neden bas bas paraları, al gitsin değil? Çünkü; bu memlekette öyle bir şansım yok. Elsa’lı pastalar özel butik pastaevlerinde yapılıyor elbette ama o kadar paraya da yazık ya (benim yaptığım pastanın tamamı süslemeler dahil 7 euro, dışarda aynı pastaya verdikleri fiyat: 70 euro)! Pastaya vereceğim parayı Maya’nın oyuncak fonuna aktarırım daha iyi. Ayrıca; malzemeleri kendim alıp, içeriğini gözümle görmek istedim çünkü bu memlekette en azından “gıda boyasının organiği” var ve fahiş fiyata satılmıyor. En son ve en önemli neden ise, yaparken eğlenmek istedim. Eşimle birer bardak köpüklü beyaz şarap aldık elimize, açtık müziğimizi, hem pasta yaptık, hem de çok keyifli bir gece geçirdik; hem de ortamları buza çevirmesiyle ünlü gıcık friit Elsa’ya rağmen ;) Tavsiye ederim – hem şarap olmazsa kahve var..

Elsa’lı Pastamız için malzemeler:
-          Kekini kendiniz yapacaksanız, bildiğiniz vanilyalı keki yapıp, ikiye hatta başarabilirseniz üçe kesiyorsunuz ama ben Türk kafasıyla (herşeyi son geceye bırakma ve pratik şipşak çözüm üretebilme kafası) hazır kek kullandım. Üç katlısı çok güzel oldu ama aşağıda iki katlı başka tarif de vereceğim, o da güzel oldu.
-          1kg çilek yıkanmış temizlenmiş ve püre haline getirilmiş ve sütlü muhallebi ile karıştırılmış. Sütlü muhallebiyi biz evde kendimiz yaptık ama yine işin pratiğine kaçmak isterseniz, yine aşağıdaki tarifteki gibi hazır çilekli muhallebi üzerine 2’ye kesilmiş bütün çilekler de kullanabilirsiniz.
-          Turkuaz ve beyaz kaplama şeker hamuru (amazon’dan aldım). Elsa, Olaf, filmden karakterler ve beyazlı turkuazlı pasta süslemeleri, pastanın üstündeki kar kristalleri için baskı kalıpları.

Yapılışı: Üç kat kekin katları arasına hazırladığınız çilekli karışımı sürüyorsunuz, sonra turkuaz fondantı oklava ile incecik açıp (yapışmaması için altına ve üstüne pudra şekeri serperek açılıyor) deldirmeden pastanın üzerine geçiriyorsunuz (delinirse de endişe etmeyin, delinen kısmı oyuncaklarla ve dekorasyonla kapatırsınız). Beyaz kar kristalleri ve aldığınız dekorasyon malzemeleri ile fazla aşırıya kaçmadan süslüyorsunuz ve servisten önce 3-4 saat buz dolabında bekletiyorsunuz. Yapımı: 1,5 saat ama hayatımda ilk defa şeker hamuruyla pasta yaptım (yine ilk defa yapmaya kötü olmamış di mi ama?) yani siz kesin daha hızlı ve pratik yaparsınız..

Elsa’lı Muffinler için malzemeler ve tarif:
-          Bildiğiniz vanilyalı muffin tarifi (az şekerli ve sade olursa iyi oluyor çünkü zaten üstünde şeker ve süslemeler var). Üstüne pembe ve mavi boyalı glazür şeker (1 çay bardağı pudra şekeri, 2-3 damla limon suyu, 1 yumurta akı ve gıda boyasını çırparak yapabilirsiniz). Üstüne minik kalpli pembe ve yuvarlak mavi çikolata parçaları, mavi kar efekti ve şekerden kar taneleri. En üste de Elsa ve diğer karakterlerin fotoğrafları olan kürdanlar (dekor malzemelerinin tamamını amazon’dan aldım). Yapım: 40dk.

-          
Tarifteki püf nokta: boyalı şekeri (glazür de deniyor) sürmeden önce kekin soğuması gerekiyor ama boyalı şeker çok çabuk donacağı için, şekeri sürerken aynı zamanda da üst süslemeleri koymalısınız, yoksa yapışmıyorlar.

Elsa’lı Pratik Pasta için malzeme ve tarif:
-          Bildiğiniz hazır kek (uno kullandık, dibi biraz yanık tadı vardı, pek hoşuma gitmedi) üstüne bildiğiniz hazır vanilyalı muhallebi, üstüne 500gr kadar çilek (bol bol koyun), üstüne de kekin ikinci katını kapatın. En üste yine oklavayla incecik açtığınız mavi fondant (şeker hamuru) koyulacak, güzel görünmesi için kenarına beyaz fondanttan burgu yapılacak ve üstü yine çeşitli süsler ve karakterlerle süslenecek, isterseniz isim yazılacak, mum konacak. Yine biraz buzdolabında bekletin ki toparlasın kendini, sonra keyifle kesin yiyin. Yapımı 30dk.

Biz hayatımızda ilk defa fondant (şeker hamuru) ile pasta yaptık ve doğrusu çok keyif aldık. Tamamen kendimiz yaptığımız pastanın tadı şahaneydi, çilekler taze taze, muhallebisi sağlıklı, şeker hamurunun boyası organik falandı. Çocuklara güvenle verdim ve hapır hupur yediler, parmaklarını yaladılar ve kekin kalanını da sarıp annelerinin eline verdim, herkes çok beğendi. Muffin’leri anaokuluna yapmıştım, Maya “çok güzeldi, ikinciye isteyenler oldu ama öğretmenim vermedi, herkes 1 tane yiyecek dedi” dedi. Ayrıca kim Elsalıyı alacak, kime Kristof kalacak kavgası çıkmış :P Son yaptığımız pratik pastayı ise Mayayla beraber yaptık ve yaparken çok eğlendik, bir nevi “anne-kız aktivitesi” olarak da denenebilir. Afiyet olsun!