25 Mart 2017 Cumartesi

Ölüm çocuklara nasıl anlatılır?

Eşimin annesinin eşi, yani kayınpederim "Opa Claude"; 4 aylık bir kanser sürecine yenilerek, malesef geçen hafta vefat etti. 71 yaşındaydı ve yattığı hastanede durumu ağır değildi yani uzun vadede beklenen ama aynı zamanda ani ve erken bir ölüm oldu (hangi ölüm erken değildir ki..). Hiçbirimizle kan bağı olmasa da, gönül bağımız vardı; ailemizdi.. Çok üzüldük, onu çok özleyeceğiz..

Bu vesileyle, Maya'ya ölümü nasıl anlattığımızı ve cenaze törenine nasıl katıldığını yazmak, deneyimimizi paylaşmak ve uzman klinik psikolog olarak bir kaç yol gösterici noktaya değinmek istiyorum.

Çocuklar ölüm kavramını ilkokul döneminden önce pek anlayamıyorlar. Bu dönemde ölüm kavramını, ancak onlar sordukları zaman ve onların sorduğu konu dışına fazla çıkılmadan anlatmalı diye düşünenlerdenim. Tabii ki okul öncesi dönemde mutlaka çocuklar ölümle tanışıyorlar; bu bazen bir hayvanın ölüsüyle karşılaşmak, bazen pek sık görmedikleri, uzaktan tanıdıkları birinin ölümüne şahit olmak, bazense ne yazık ki yakın, onlara bizzat bakım ve sevgi veren birinin ölümüyle yüzyüze kalmak anlamına geliyor. Özellikle bu tür ölümlerde, çocuklar büyükler kadar açık belli etmeseler de, yine de yas sürecini mutlaka yaşıyorlar, dillerine getirmeseler de akıllarına bir çok soru geliyor. Bu soruları onlar size sormadan, siz üzerinde düşünüp cevaplarınızı önceden hazırlarsanız ve çocukları kendi endişe ve üzüntünüzü katmadan, daha sakin ve onları güvende hissettirecek şekilde yanıtlayabilirseniz, çocuklar da yas sürecini daha sağlıklı bir şekilde yaşıyorlar.

Opa Claude, Maya'nın bebekliğinden bu yana düzenli olarak yaklaşık 20 günde bir gördüğü ve beraber oynamaktan, mahallemizdeki derelerde yüzen ördekleri beslemekten, yazın çilek toplamaktan çok zevk aldığı büyükbabasıydı. Onunla bu yaşına dek bir çok anı biriktirmişti. Hastalığını öğrendikten sonra, hastanede birkaç defa ziyaretine gitmişti. Yani hasta olduğunu ama doktorların onu iyileştirmek için ellerinden geleni yaptıklarını biliyordu. Yine de aklımıza ölümünü getirmemiştik, hatta o kadar rutin gidiyordu ki, hastaneden rehabilitasyon merkezine geçecekti ve biz de tatil dönüşü onu bu merkezde tekrar ziyaret edecektik.. Ne yazık ki, tatilimizin ikinci haftasında birden durumunun kötüleştiğini öğrendik ve ertesi gün hemen biletimizi değiştirip dönüşe geçtik ama vefatına yetişemedik.

Hıristiyan cenazeleri genellikle vefattan 1 hafta sonra oluyor çünkü cenaze için bedenin hazırlanması, cenaze töreni için belirli seçimlerin ve düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Bu 1 haftalık süre zorlu geçecek ve eşimin annesinin yanında olması gerekecek diye, ben çocuklarla Türkiye'de kaldım ve cenazeden 1 gün önce Almanya'ya döndüm. Bu süreçte Maya'ya hiç bir açıklama yapmadım çünkü Maya anane ve dedesine kavuşmanın sevincini yaşıyordu. Almanya'ya dönüşten 1 gece önce konuşurum diye düşünmüştüm ama yine dilime gelmedi.. Açıkcası kendim de öteleyip durdum, kendi mesleğim olmasına rağmen, başkalarına ezberden söylediğim uygulamalar, kendi başıma gelince beni de zorladı.. Çocuklarımıza ölümü, özellikle de sevdikleri birinin ölümünü anlatmak, gerçekten ebeveyn olarak bizi en çok zorlayan konulardan biri..

Maya ile konuşmadan önce, eşimle konuşup fikir birliğine vardık. Maya'nın cenazeye katılmasını istemedik çünkü hem onun pek anlamayacağını ve etkileneceğini, hem de açıkcası bizim Claude'a hoşçakal derken ayağımıza bağ olacağını düşündük. Sonuçta 3 yaşındaki bir çocuk, özellikle de ortamda anlayamadığı ve onu korkutan bir durum olduğunda devamlı kucak ve ilgi isteyecekti ve ben açıkcası duygusal anlamda kendime güvenemedim. Ben hassas biriyim, cenazelerde mutlaka ağlıyorum, gidenle içimden konuşmak, hoşçakal demek, yas sürecimi insani duygularımla yaşamak istiyorum.. Tabii sakin ve abartısız oluyorum ama yine de Maya etrafımda olmasın istedim, biraz bencilce, biraz da onu korumak adına..

Cenazenin 1 gün öncesinde Almanya'ya döndükten sonra, eşimle Maya'yı kucağımıza aldık ve ona sarılarak şu şekilde olayı anlattık: "Maya, seninle önemli bir konuda konuşmak istiyoruz. Bu çok üzücü bir konu. Biliyorsun Opa Claude hastaydı ve uzun süredir hastanede yatıyordu. Hatırlıyor musun, seninle ziyaret etmiştik. Doktorlar onu iyileştirmeye çalışıyorlardı. Fakat bazen, insanlar çok yaşlanır, kanser denen bir hastalığa yakalanır ve doktorlar ne kadar uğraşsa da onu iyileştiremezler. işte Opa da kanser olmuştu ve ne yazık ki doktorlar onu iyileştiremediler. Opa artık eve dönmeyecek.. Çünkü o öldü". Burda 1-2 dakika durduk. O da konuşmadan bir süre bunu sindirdi ve sonra "peki Opa nerde?" dedi. O zaman önceden hazırladığımız ve eşimle ortak inancımızı yansıtan cevabımızı verdik "Opa öldü, şimdi meleklerle birlikte" dedik. "Onu ne zaman göreceğim?" dedi, "Opa'yı artık göremeyeceğiz çünkü o öldü ama özlediğimizde mezarlığa gideceğiz ve orada Opa'nın üzerinde adı olan bir taş olacak, oraya çiçekler götüreceğiz, istersen resim yapar onu da götürebiliriz" dedik. Daha fazla soru sormadı, biz de daha fazla şey söylemedik. Maya şimdilik tanrı kavramından haberdar değil çünkü dini konuları anlayacak yaşta olduğunu düşünmüyorum (çocuklara tanrıyı anlatmak konulu yazım için burayı tıklayabilirsiniz).

Ertesi gün cenaze törenine Maya'nın katılmamasına karar vermiştik. Tören kilisenin bahçesinde yapıldı. Tabut önünde mumlar ve çiçeklerle Claude'un fotografı vardı ve bir teolog konuşma yaptı. Daha sonra, bence Claude'u çok iyi anlatan, Frank Sinatra'nın "I did it my way.." şarkısı eşliğinde onu andık ve sonra hep beraber mezarlığa geçildi, tabut mezara indirildi, dualar okundu ve bizdeki gibi, herkes ufak bir kürekle biraz toprak, biraz çiçek ve biraz da su atıp özel olarak hoşçakal dedi. Sonra görevliler toprağı kapattı ve çiçekleri mezarın üstüne koydular. Maya bu törene katılmadı. Fakat törenden sonra, anma yemeği yendi ve Maya bu yemeğe katıldı.

Onu anaokulundan alıp yemeğe götürürken, "Maya dün seninle konuşmuştuk, biliyorsun Opa öldü ve bugün onun cenazesi vardı. Şimdi Oma ve Oma'nın arkadaşlarıyla buluşup Opa'yı anmak için beraber yemek yiyeceğiz, baban ve kardeşin şu an orada, ben de seni aldım, onlarla orada buluşmaya gidiyoruz" dedim. Bunun üzerine Maya biraz huzursuzlandı ve "Opa da orada olacak mı?" dedi. Tekrar "hayır Opa öldü, artık Opa'yı göremeyeceğiz" dedim ve o zaman "ama ben Opa'yı çok özledim, biraz görsem, sadece çok kısa görsem" falan dedi, ben yine "ben de özledim Maya'cım ama artık Opa'yı göremeyeceğiz ama istersen yemekten sonra Opa'nın taşını görmeye gideriz, çiçeklerine bakarız, istersen sen de çiçek koyabilirsin" dedim. "Tamam" dedi ve konuyu kapattı.

Yemek gerçekten güzeldi, hüzünlü değildi, daha ziyade bazı hatıralar konuşuldu, sakin ve rahattı. Daha sonra söz verdiğimiz gibi Maya'yı mezarlığa götürdük ve Maya da mezara çiçek koydu. Ertesi gün Oma'ya kahvaltıya gittiğimizde Maya "Opa şimdi meleklerle birlikte, belki kanatları vardır" dedi ve bir kaç defa da Opa'nın fotoğraflarına baktı ama ölüm konusunda başka soru sormadı. Törenin üzerinden bir süre geçmesine rağmen, "Opa öldü, onu artık görmeyeceğiz ve özlediğimizde taşına çiçek götüreceğiz" dışında çok fazla yorum ve sorusu olmadı ve olsa da bu yaşında buna benzer sorular dışına çıkacağını düşünmüyorum. Onun şu an ihtiyacı olan, anne babası başta olmak üzere çevresindeki insanların "kalıcı" olup olmadığını anlamak ve sanırım bu süreçte buna dair bir endişe oluşmadı (bakınız çocukluk korkuları üzerine yazım burada).

Bu vesileyle bir kaç önemli noktaya dikkat çekmek istiyorum:

- 0-6 yaş arasındaki çocuklar soyut kavramları anlayamadıkları için, ölümü anlatırken seçtiğimiz kelimelere dikkat etmeliyiz. Örneğin "insanlar doğar büyür yaşanır ölür" dersek, çocuğun çevresindeki tüm yaşlıların yakında öleceği endişesini yaşamasına, hatta kendisinin de büyüyüp ölmemek için yemek yememeye çalışmasına şahit olabiliriz. "O uykuya yattı, bir daha uyanmayacak" cümlesi de aynı şekilde uykudan kaçınma davranışına neden olabilir. Bunların yerine "o kanser hastalığına yakalanmıştı, kanser nedeniyle öldü" demeyi tercih ettim.

- "O cennete gitti, biz de ölünce cennete gideceğiz" cümlesi, çocukların "ben de ölmek istiyorum, annemin yanına gitmek istiyorum" türü tehlikeli düşünceler ve hatta eylemler gerçekleştirmelerine neden olabilmektedir. Ayrıca bu yaş çocuklarının anlamayacağı soyut kavramlar olduğu için, tanrı, cennet, cehennem vs konularında gereksiz yere size sorular sormalarına, akılları karıştıkça da daha da endişelenmelerine neden olacaktır. Bu konuları onlar açmadığı sürece, ben okul döneminin iki haneli yaşlarına dek bu kavramları gündeme getirmeyi gereksiz buluyorum. Fakat bu kavramlar çocuğun çevresinde sık kullanılıyor ve başkasından duymasını da istemiyorsanız, yaşına uygun az ve öz şekilde açıklamakta da yarar var.

- Özellikle temel bakım veren kişinin kaybında, çocuğun en önemli korkularından biri "bundan sonra bana kim bakacak"tır ve bu yaşın ego odaklı düşünce sistemi nedeniyle bu çok normal karşılanır. Bu durumda çocuğa mutlaka yakını tarafından "ben hep senin yanındayım" türünde cümlelerle destek ve güven verilmelidir. "Ya sen de ölürsen?" diyen çocuğa "bunu bilemeyiz ama ben gencim, hasta değilim, sen büyüyünceye dek senin yanında olmak istiyorum ve bunun için kendime çok dikkat ediyorum, merak etme" denebilir. Yine bir diğer endişe, "benim yüzümden öldü" endişesidir ve bu mutlaka dile getirilmeli, bu endişe mutlaka giderilmelidir.

- Cenaze törenine anaokul dönemindeki çocukların götürülmesine, özellikle cenazenin tabut içinde olduğu ya da dıştan gözüktüğü durumlar yaşanacaksa ben şahsen karşıyım ama çocuğun ölümü somutlaştırabilmesi için, yas sürecini mutlaka yaşamasına izin verilmelidir. Sakin bir zamanda, ona yakın kişilerce mezarlığa götürülmesi, "bu taşın üzerinde onun adı yazıyor, istersen özlediğinde buraya gelip ona çiçek getirebilirsin" denmesi bence yeterlidir.

0-6 yaş gurubu çocuklar için, uzman psikolog olarak önerilerim;

1. Ölümü kısa ve açık cümlelerle, sakin bir tonda anlatın.
2. Çocuğun sorularını geçiştirmeyin, gerçekte neyi öğrenmek istediğini anlayın ve doğru ve kısa cümlelerle cevaplayın.
3. Sizin duygularınızı görmesine, anlamasına izin verin, neden üzüldüğünüzü anlatın ama abartılı duygulardan, yasın çok aşırı duygularla yaşandığı ortamlardan uzak tutun.
4. Dini açıklamalar ve belirsiz soyut kavramlardan uzak tutun, gerekirse çevrenizdekileri uyarın.
5. Çocuğun sorularına cevap verseniz dahi, devamlı aynı soruları sorması normaldir, siz de devamlı aynı açık sakin tonda cevaplayın.
6. Ölüyü unutması için uğraşmayın, aksine güzel, komik, neşeli anıları yaşatmaya çalışın.
7. Çocuğun yaşam rutinine ve "normal" yaşamına en kısa sürede geri dönmesine çalışın.
8. Hamilelikteki düşükler ya da ev hayvanınızın ölümünü de normal bir yas süreci olarak kabul edin ve çocuğunuzla bu konuları da ölüm konusu altında konuşun.
9. Ulusal yas durumları, terör ve doğal afet durumlarında çocuğunuza "seni güvende tutmak için herşeyi yapacağım" fikrini mutlaka verin ve onu rahatlatın.
10. Yas sürecinde "mükemmel ebeveyn" olmaya çalışmayın, bu sizin de yasınız, lütfen kendinizi de düşünün, gerekiyorsa uzman yardımı almaktan çekinmeyin.

18 Mart 2017 Cumartesi

Uzucu haber ve son durumlar

Arkadaslar Mauritius'tan acil bir sekilde dun donduk, kayinpederim, Maya'nin Claude Opa'si, esimin annesinin esi ne yazik ki birden vefat etti :(

Kendisine kasim ayinda mesane kanseri teshisi konmus ve bir dizi zor ameliyat gecirmisti. Hastaneden rehabilitasyon merkezine bile cikmisti, durumu rutin gidiyordu, hatta bu nedenle biz de hic aklimiza olumsuz birsey olabilecegini getirmeden, tatile gitmistik.. Ne yazik ki bir hafta once akciger metastazi (akcigerlerin her ikisinde de kanserin tekrarlamasi) gorulmus ve kendisinin de makinaya baglanmama ve durumun kotulesmesi halinde yasam destegi almama istegi ve karari oldugu icin, hastanede fazla bir tedavi verilmeden sadece rahat bir ortam almasi saglanmis. Fakat metastazin kesfinin sadece 3 gun sonrasinda, hic bir destek almayan vucut iflas etmis, koma hali ve solunumun durmasi sonucunda birden vefat etmis. Biz de koma halini duyar duymaz tabii tatilimizi hemen kesip hemen birkac saat icinde donuse gectik ama bizim ucaga bindigimiz saatlerde o vefat etmisti..

Cenaze, bir hafta sonra oluyor, bu surecte ben cocuklarla birlikte Turkiye'ye geldim cunku hem Maya'nin cenaze hazirliklari surecinden etkilenmesini istemiyorum, hem de cocuklarla hem esime hem de annesine destekten cok ayak bagi olacagimi dusunuyorum. Esim su an annesinin yaninda, sagolsun benim adima da destek oluyor.. Cenazeden 1 gun once biz cocuklarla Almanya'ya donecegiz.

Ne yazik ki tum anne babalarin en cok zorlandigi durum, ölümü cocuga anlatmak ve onu cenazenin katilmasini uygun gordugum kismina hazirlamak su an benim basima geldi ve bu surecte yasadiklarimizi size tabii ki aktaracagim. Cenazeden sonra ilk firsatta bu konuda yazacagim. Eger fikir ve onerileriniz olursa, lutfen sadece gercek deneyimleriniz varsa, yorum kismina ekleyin. Su an hazirlik doneminde oldugum icin sizin deneyimlerinizi duymak isterim..

Insan hayati cok kisa ve cok kirilgan. Ölüm olmasa yasamin anlamini ve mucizesini goremeyebiliyoruz. Lutfen hepimiz sevdiklerimize, onlara deger verdigimizi yasarken soyleyelim ve davranislarimizla gosterelim..

17 Mart 2017 Cuma

Cadı kızım, melek oğlum


Bir önceki yazımı tekrar okuyunca, sanki "cadı kızım, melek oğlum" ayrımı yapmışım gibi hissettim. Aslında kızımla oğlumun karakterleri gerçekten çok zıt ve insan ister istemez karşılaştırma yapıyor ama bu demek değil ki, birini diğerinden önde tutuyorum ya da daha çok seviyorum. İki çocuk tabii ki aynı sevilmiyor, her çocuğu farklı seviyorsunuz ama bu fark miktarda değil, manada gizli..

Açıklayayım.

Evet ikinci çocukta biraz daha "bildik sularda yüzmenin güveni" var ama ben hala anneliğin deneyim kadar karşındaki çocuğun karakteriyle de şekillendiğini düşünüyorum. Kızımın karakteri doğumdan baskın, mücadeleci, azla yetinmeyen özellikte. Bazi cocuklar boyle, daha fazla ağlıyorlar, daha talepkarlar, daha zorluyorlar, buna bir neden aramak bosa kurek cekmek demek. Bunu kabullenip, bu cocuk boyle diyip, kendi psikolojinizi bozmamaya odaklanacaksiniz. Yoksa neden nasil aramaya kalkarsaniz kayboluyorsunuz. Bu cocuklar boyle..

Sizin yaptiklariniz yanlis ya da dogru, karakterden geleni cok fazla etkilemiyor. Ha cocuk celallendiginde size dusen sakinliginizi koruyabilmek, onun seviyesine inmemek. Yavas yavas bu konuda uzmanlastıkça, siz sakin ve tutarlı kaldıkça, çocuk da sakinleşiyor mu yoksa yaşı büyüdüğü ve iletişim becerisi arttığı için daha mı kolay atlatılıyor kriz anları, onu bile bilmiyorum. Kızım bana tüm oğrendiklerimi unutturup, kendi kitabını baştan yazdırdı.. O nedenle evet bağlanma odaklı, yavaş, çocuk odaklı ebeveynlik falan eyvallah ama kendimizi de cok hırpalamayalım, bazı şeyler karakter, doğumla geliyor hayat boyu değiştiremiyorsun.. 7sinde neyse 70inde o diye boşuna dememişler.. Fakat bir konudan eminim, bu çocukları bir şekilde aklınıza mukayyet olup da büyütmeyi başarırsanız şahane insanlar oluyorlar. Çok bol sabır, ciddi uğras, ilgi ve zaman verebilirseniz, bence 3 yaştan itibaren diğer "normal" çocuklardan çok daha eğlenceli, farklı, yaratıcı, komik oluyorlar. Simdi mesela bakıyorum, çevremdeki uslu bebekler hep birer sevimli ufak insanlar oldular ama "canavar" bebekler hep renkli, arkadaşları tarafından aranan, girdikleri ortamda hemen kendini belli edip iz bırakan (tabii her zaman güzel izler demiyorum), yani akılda kalan, sıradışı insanlar oldular. Daha 3 yaşında, ortalamadan çok daha rengarenkler. Bir de yetişkin olduklarını düşünün! Bizim böyle sürüden farklı giden insanlara ihtiyacımız var!

Ben Maya'nın huysuzluğundan nefret ediyorum. AMA onun renkliliğiyle de gurur duyuyorum. Beni perişan ediyor AMA onun diğer çocuklardan farklı ve tamamen kendine özgü olmasını çok seviyorum. Bir nevi stockholm sendromu yaşıyorum anlayacağınız :)

Gelelim Lukas'a. O da aslında her bebek kadar ağlıyor, huysuzluk yapıyor ama normal sınırlarda ve genelde nedenlerini anlayabiliyorsunuz. Ama bu "normal" hali bile kızımla o kadar kontrast ki, otomatik olarak "melek oğlum" diye düşünmemize neden oluyor. Tabii bu düşüncenin kardeşi de "cadı kızım".. Üstelik sadece ben değil, etrafımızdaki herkes ister istemez bu göz alıcı farklılığa mutlaka bir yorumda bulunuyor ama annelik işte, insan iki çocuğunu yine de ayıramıyor ve bazen bu ayrımı düşünmek bile beni üzüyor, vicdan azabı duymama ya da yorum yapanlara sinirlenmeme neden oluyor.. Oğlan daha çok küçük tabii ki daha az karmaşık bir organizma ve sesi daha az çıkıyor, kız büyük tabii ki istekleri farklı, tepkileri farklı.. Biz onlara isim takarsak, önce biz, sonra onlar inanacaklar bu isimlere ve karakterleri de ona göre yontulacak, şekil alacak. Kızıma cadı dediğim her sefer, onun cadılığı tescillenecek, üzerine yapışacak! Mesela benim annem çocukken aşırı yaramazmış ve herkes ona yaramaz dedikçe, zararcı dedikçe, "daha da yapasım gelirdi, kendimi tutamazdım" diyor. Yani üzerine atfedilen rollere uymak zorunda hissediyorsun, işte insanları etiketlemenin ve önyargıların en korkunç tarafı bu; onları şekillendirmesi.

Bir de şu var, çocukluğu çok kolay ve sakin olanın büyüdüğünde hali çok çetin olur derler. Bebekken melekti, ergenlikte tam bir şeytan oldu diye biz psikologlara başvuran çok anne-çocuk vardır.. İnsan elinde olmadan düşünüyor; acaba çocuk aynı çocuk da, sen mi bu özel döneme hazırlıksız yakalandın diye..

O nedenle, evet oğlanla kız çok farklılar bizim evde ama bu karakter mi, cinsiyet farkından doğan bir durum mu, yoksa biz ebeveynlikte biraz piştik, oğlanı baştan beri (gereğinden) fazla ilgi göster(e)meden büyütüyoruz, oğlan da bu nedenle ne görse onu kabul eder hale mi geldi, işte o konuda hala kesin bir fikrim yok. Ama birşeyden çok eminim; kızımı, yaratıcılığını, farklılığını, içindeki potansiyeli gördüğüm için, ilk çocuğum olup bana anneliği öğrettiği için, 3 yaşından beri özellikle sohbetine doyum olmadığı, bizi çok şaşırtıp çok güldürdüğü için çok seviyorum. Oğlumu ise, ablası gibi olmadığı için :) biraz sakinlik ve huzur getirip, bozulan dengeyi tekrar sağladığı için, özellikle şu dönemde yumuk ellerini emip durmak dışında hayattan pek bir beklentisi olmadığı için, benden de herkesinki kadar normal bir çocuk da çıkabiliyormuş diye düşünüp rahatlamamı sağladığı için çok seviyorum. Yani ikisini eşit değil, çok farklı ama çok seviyorum.

Yalnız; eminim bu yazdıklarımı zaman bana yalatacak çünkü oğlan biraz büyüsün, gözü biraz açılsın bizim ailede hafif çılgın olmadan barınabilmenin mümkünatı pek yok, o da anlayacak. Bakınız Şekil 1-A :)))) Çevirisi: Lukas'ın sevgili ebeveynleri, yarın okul kapalıdır. Oğlunuzun okula gelmesi gerekmemektedir. Sevgilerimle, Lukas'ın öğretmeni.


12 Mart 2017 Pazar

İkinci çocuk "kolay çocuk" mu?

İkinci çocuk aramıza katılmadan önce herkes ağız birliği etmiş gibi "bak göreceksin ikinci çok kolay olacak" dedi durdu. İtiraf edeyim, evet, ikinci ilkinden kolay. Ama neden kolay? O mu kolay yoksa anne mi değişti? İşte bunun cevabını arayacağım bu yazımda..

Kızım çok zor bir bebekti (bakınız yanda ayak öptürürken bile suratın hali..), hala da zorlanıyorum ama ilk 3 sene gerçekten korku tüneline sokup sokup çıkardı beni, sağolsun. Kızımın en önemli özelliği aşırı büyük gözleri ve bu gözlerle herşeyi en ince ayrıntısına dek incelemesidir. Onu tanıyan herkesin dikkatini ilk bu "gözlemciliği" çeker. Daha doğduğu anda bile gözleri faltaşı gibi açıktı, büyük bir ilgiyle etrafa bakıyor hatta benim yüzüme odaklanıyordu. Sonra 8 ay çılgınlar gibi ağladı. Öyle 15-45 dakika değil, ben Maya'nın susmadan 8 saat ağladığını biliyorum! Derdi nedir, neye ağlar anlayamadık, aç değildi, bezi temizdi, uykusu yoktu.. Neden? diye düşünmekten delirecek hale gelmiştik. Gitmediğimiz doktor, psikolog kalmadı. 1. senenin sonunda "developmental disorder of sensory processing" (gelişimsel bilişsel işleme bozukluğu) teşhisi kondu yani beyine aşırı uyaran geliyor, beyin bunları ayıklayamıyor ve çocuk kendini rahatlatabilmek için deliler gibi ağlıyordu. Bu nörolojik kaynaklı bir hastalıktı ve beynin süzgeç mekanizması çalışmadığı için, gelen her uyaran eşit şekilde beyne giriyordu. Gerçekten de Maya dışardaki trenin düdüğünü, evde kaynayan çayın sesini ve benim konuşmamı aynı anda ve aynı derecede duyuyordu ve bundan rahatsız oluyordu (neyse ki 2 yaş sonunda bu teşhis artık geçersizdi, bizim de yoğun destek ve çalışmamızla Maya büyük oranda bu durumun üstesinden geldi). Üstüne bir de benim idealist anneliğim ve psikolog oluşumun kurbanı olmuştu. Doğduğu andan itibaren çocuğu rahat bırakmamıştım; hemen göz teması kursun, agu mu dedi agugu diye cevap vereyim, aman kurslara götüreyim, aman oyun gruplarına götüreyim, aaa benim rutinime uyacak tabii, gezmeme sosyal aktivitelerime hatta doktora sunumuma katılacak! Yani çocuk, aşırı uyarana karşı hassaslığı ola ola, benden daha da fazlasını aldı. Onun zor bebek olması, hem kendi getirdiği kişilik özelliği, hem de benim acemi ve idealist anneliğimin birleşimi oldu.

Oğluma hamileyken, "kızıma ne yaptıysam ona tam tersini yapıcam, dur bakalım ne olacak" dedim. Daha doğduğu andan o da kendine özgü bir kişilikle geldi. İki saniye bile bakmadı etrafına, ellerini yumruk yaptı, koynuma alır almaz kapattı gözlerini. O da kızım gibi kolik ağrısı çekti, her bebek gibi o da ağladı ama bu sefer nedenini biliyorduk; ya açtı, ya uykusu vardı, ya bez değiştirilmesi gerekliyordu ya da sıkılmıştı, eğlence istiyordu. Bunlar yerine getirildiğinde fazla uzatmadan susuyordu.

Aslında kızıma da oğlum kadar özenle (hatta daha fazla özenle, gereğinden fazla özenle) baktım, isteklerini anında yerine getirmeye çalıştım ama ikinci anneliğimde çok bariz bir kaç fark var:

1. İlkinde gittiğimiz Ağlayan Çocuk Merkezi'nden öğrendiğim en önemli kuralı ilk günden uyguladım: Bebeğin ne kadar uyuduğu değil, uyandıktan sonra ne zaman tekrar uykuya gittiği önemlidir. Yani kural: Bebekler en geç 2 saatte bir uyur nokta. Onların eğlendirilmeye, uyanık kalıp sosyalleşmeye, bilişsel açıdan geliştirilmeye ihtiyaçları yoktur. Bebekler sıkılmaz. Bebekler süt içer, altını kirletir ve uyur. Başka ihtiyaçları yoktur. Gerçekten de oğlum bazen 15dk bazen 1 saat uyusa da, uyandıktan sonraki 1,5 saat içinde tekrar uyumak istiyor, bu süre nadiren maksimum 2 saate uzuyor, onda bile oğlan aşırı yorulmuş ve mızmızlanmaya başlamış oluyor. Kızım uyandıktan sonra 4-5 saat uyanık kalabiliyordu, uykusunun geldiğini gösteren hiç bir işaret vermiyordu üstelik ve belki de sorun sadece buydu. Uyumamak..

2. Bebekler ağlar. Bazen ihtiyaçlarını anlatabilmek için, bazen de bildikleri sadece bu olduğu için ağlayabilirler. Bebek ağladığında önce yanına gidip görünürde onu rahatsız eden bir şey olup olmadığını kontrol ediyorum. Sonra hemen altını açıyorum çünkü bazen bez sıkışıklık yapıp rahatsız etmiş olabiliyor. Yine geçmezse emziriyorum, sakince konuşup pışpışlıyor, uyutmaya çalışıyorum. Bunların hiç biri ağlamayı durdurmadıysa "sıkılmış" olduğuna kanaat getirip oyun minderine bırakıyorum. Yine ağlıyorsa, yatağına geri götürüyorum ve uyutmaya çalışıyorum. Fakat itiraf edeyim, oğlumun ağlaması beni rahatsız etmiyor. Kızım ağladığında hemen yanına koşardım ve ağlamasını "durdurmak" için çabalardım, oğlumda ise amacı ağlamayı durdurmak değil, nedenini bulmak da değil, sadece rahatsız olduğu etkeni ortadan kaldırmak ama ağlamak istiyorsa ağlamasında sakınca görmüyorum. Hatta ortamda onu rahatsız edecek bir şey yoksa ve totosundan koku gelmiyorsa hiç ellemeden 5-10dk süre verebiliyorum (çünkü biraz ağlayıp susunca tam kaymak oluyor!) hatta kızımın uyku ritüeli başladığında oğlan ağlamaya başladıysa ve evde tek başımaysam, tepesindeki dönenceyi açıp maksimum 45dk bile ağlatabiliyorum. Sanırım kızdan sonra baya sınırlarım (vidalarım) gevşemiş..

3. Oğlana aşırı ilgi göster(e)miyorum çünkü kızım hala çok fazla vaktimi ve enerjimi alıyor. Ondan kalan zamanlarda ancak oğlanla ilgilenebiliyorum. Dolayısıyla oğlan oyun minderinde, anakucağında ve dönence altında büyüyor. Kızımla daha 2 aylıkken ne oyunlara başlamıştık, oğlumun bir iki diş kaşıma oyuncağı (o da kızımdan kalma) ona yetiyor. Fakat o da kendine göre bir sistem geliştirdi. Uykuda sarmaş dolaş, genelde 2 saatte bir uyanıp emiyor (kızım 4-5 saat uyurdu) ve kızımdan fırsat kaldığı anda tam bir kucak bebesi, kucağa gelsin, yumruklarını sıksın, yumulsun uyusun, tek isteği o.. Yani daha az ilgi, daha rahat çocuk anlamına
geliyor. Fakat çocukların karakter yapıları da insanın annelik tecrübesini ve algısını çok etkiliyor.

Aslında, benim olaylara bakışım da biraz değişti. Eskiden önemli ya da zor olan şeyler artık zor gelmemeye, önemsiz gözükmeye başladı. Yemiyor mu, yemesin.. İki saatte bir uyanıyor mu, bu da geçer.. Mızmızlığı had safhada mı, gitsin odasında ağlasın, 10dk sonra yumuşacık gelir nasılsa.. Bazen tek çocuklu annelerin yakındıkları durumları "e benimki de öyle, hepsi böle bunların, sen "survive" edebilmenin bi yolunu bulacan bacım" diye geçiştiriyorum. Ha zorlanmıyor muyum, deli gibi zorlanıyorum. Hele tek başımayken. Ama kendimi kaybedip 3 yaşındaki çocuk gibi bağrınmak ya da mız mız mız "vah durumum ne hoktan" diye acındırmak, kabak tadı verdi. Hepimizin durumu hoktan sevgili ana babalar, durum budur, dağılalım şimdi..

Soru ya da dilema şu: İkinci çocuklar mı rahat yoksa anneler mi rahatladı ya da çocuklar rahat diye mi anneler rahat, yoksa anne rahat diye mi ikinciler rahat?

Yoksaaaaa, kızlar biraz cadı da erkek çocuklar daha mı masum ve tam da bu nedenle kızlarımız en vaz geçilemezlerimiz? :D Hepsinden ortaya karışık galiba..

Dipnot: Bu yaziyi yazdim ve taslaga attim, bugun Lukas ilk disini cikartiyor ve tam bir cilgina donustu kendisi, cigliklar esliginde gece yarim saatte bir uyanarak tam bir zombiye cevirdi beni sagolsun.. Yalattin bana yazdiklatimi yine, kahpe kaderrrrr!

8 Mart 2017 Çarşamba

İki çocuktan sonra insan kalabilmek için..

.. ne yapmalı daha tam çözemedim ama bu bloğu tekrar açıp yazmak yazmak yazmak, bir nebze işe yarıyor. Kimse okumasa da kendi kendime, yazarak düşünüyorum.. Bazen düşüncelerim o kadar hızlı geçiyor ki beynimden, onları takip edemiyorum ama yazarken, biraz daha yavaşlıyorum, daha yavaş düşünüyorum, daha net görebiliyorum.

"Sadece anne" olmamak benim için önemli. Çünkü anne olmadan önce "çok fazla bir şeyler"dim, mesleğimi seviyordum, yıllarca eğitim almıştım ve bu eğitimi sonunda kullanabiliyordum. Üstelik sevdiğim şeyi yaparken bir de üstüne para kazanıyordum, ayaklarım üstünde duruyordum, insanlara yardım ettiğimi, birşeyleri değiştirdiğimi hissediyor ve bu yönde geri bildirimler alıyordum. "Çok teşekkürler" diyorlardı, "siz benim hayata bakışımı değiştirdiniz, artık ben çok farklı biriyim, bu yeni ben'den çok mutluyum, çok teşekkürler.." Bunu duymak bizim mesleğimizin en güzel yanı.

Bazen bu blogda da buna benzer sözler duyuyorum, sanırım ondan bağlılığım ya da bağımlılığım buraya.. Sanırım herkes, hepimiz, bir şekilde "işe yaradığımızı" duymak istiyoruz. Sevilmekten bile öte, "işe yaramak.."

Anneliğimde işe yarıyor muyum diye kafama çok taktım. Günlük olaylarda bunu anlamak zor ama bazen bakıyorum, mesela Maya'nın 2 yaşıyla şimdiki hali arasında dağ kadar fark oluşunu sadece "büyümek"le ilişkilendirmemek lazım. Ben bu süreçte tüm o idealist ebeveynliğimi değiştirip daha gerçekçi bir yaklaşım benimsedim çünkü. Benim ebeveynliğim yavaşladıkça, "olduğu kadarı yeterli" diye düşünmeye başladıkça, kimseyi değil sadece kendimi ve çocuğumu baz aldıkça ve en önemlisi de onu değiştirmeye değil, kendi davranışlarımla ona nasıl davranılması gerektiğini göstermeye odaklandıkça ve bunu sabırla, her gün, günler aylarca yaptıkça, gerçekten tüm yaptıklarımın "işe yaradığı"nı hissetmeye başladım. Bugün Maya'nın annesi ne olursa olsun kendini kaybetmiyor, bağırmıyor, ağlamıyor, ona "hayır" diyor, kural ve sınırları koyabiliyor; yani 3 yaşındaki çocuğun karşısında çocuk gibi değil, yetişkin gibi duruyor. Bu çok büyük bir adım ve ben bunu başarabildiğim için kendimle gurur duyuyorum. Anne olarak "işe yarıyorum".

İnsan kalabilmek için, diğer insanların arasındaki davranışımızın "insanca" olması gerekiyor. Yani karşımızdakinden ne bekliyoruz? Saygı mı? O zaman önce biz saygılı olacağız. Güler yüz mü? O zaman biz kendimiz güler yüzlü olacağız. Bizi sevsinler istiyorsak, biz de seveceğiz.. İster büyük insanlarla, ister çocuklarla ilişkimizde ne bekliyorsak, onu önce biz vereceğiz.

Eğer eve kapanır devamlı yemek veya temizlik yapar, saç baş karışmış bakımsız pijamalarla dolanır, çocuktan önceki ben'i unutur, "ben artık anne oldum, ben olgunlaşmalıyım, öyle herşeye gülünmez, hayat zaten zor, rutin, anlamsız" dersek; bu bizim gerçekliğimiz olmakla kalmaz, bizi bu şekilde görmeye alışan çocuklarımız için "annem kendine değer vermiyor, demek ki annem değersiz biri" anlamına gelmeye başlar. Çocuklarımız çocuk kalmayacak, büyüyüp yetişkin insanlar olacaklar ve biz onların yetişkin halleriyle nasıl bir ilişkimiz olsun istiyoruz acaba? Mesafeli ve değersiz mi, yoksa iki yetişkin olarak karşılıklı oturup arkadaş gibi konuşabileceğimiz bir ilişki mi istiyoruz? O zaman kendimize yatırım yapmak zorundayız; gündemi takip etmeli, insan gibi yaşamalı, kendimize özen ve bakım vermeliyiz.

Ben şunları yapıyorum:
- Çocuklar dışındaki konularda araştırıp okuyorum, mesela dünya güncel politikası ve sosyal sistemleri çok ilgimi çekiyor ve bu konuda belgeselleri, podcast yayınları, makaleleri takip ediyorum.
- Anne gibi değil kadın gibi görünmeye çalışıyorum, kendimi zorluyor, vakit ve enerji yaratıyorum.
- Çocuksuz ve kafamın uyuştuğu biri varsa ona yapışıyorum, kendimden gençlere hele ki gündemi takip eden zeki gençlere yapışıyorum, sağlıklı ve aktif yaşlanmış insanlara yapışıyorum, onlarla zaman geçirmek için ekstra enerji harcıyorum.
- Hayal kuruyorum. Sık sık kendimi çocukların büyüyüp evden ayrıldıkları zamanda yapacaklarımın hayalini kurarken, tatil ya da gezme hayalleri kurarken ya da çok basit seneye bu zamanlar nerde olduğumu ne yaptığımı düşünürken yakalıyorum.
- Başkalarının - hele ki internette kendini parlatıp duranların - değil, kendi hayatıma odaklanıyor, anımın keyfini çıkarmaya ve yolunda gitmeyen şeylerin elbet değişeceğine, umarım ki düzeleceğine inanmaya çalışıyorum. Umudumu yitirmemek için, "hayat akar, herşey geçer" diyorum.
- İyi yönlerimi düşünmeye, başarılarımı hatırlamaya ve bunları bir kez ben yaptıysam yine yapabileceğime kendimi inandırmaya çalışıyorum "her şey bende başlar" diyorum.

Peki siz neler yapıyorsunuz?

24 Şubat 2017 Cuma

İki çocuklu hayatın en zor ve en güzel yanları


Beni biliyorsunuz, tek çocuğum. Eşim de öyle. Türkiye standartlarına göre 34 yaşımda, oldukça geç anne oldum. İkinci çocuğu da 37 yaşımda doğurdum - 40'ından sonra azanı teneşir paklar dediler diye biraz acele ettik - üstelik ben kendim iki çocuklu olsam da hala "kardeş asla şart değil hatta çocuk bile şart değil"cilerdenim. Çok samimi söyleyeyim, iki çocuklu hayat çok zor. 1 defa güzel dersem, 5 defa zor derim, anlayan anladı..

Anlamayan için anlatayım.. Şimdi biz gurbet ellerde yalnızız. Anane, babanne, eve yardımcı, çocuğa bakıcı, Münir Özkul gibi sıcak kalpli bir kahya ve Adile Naşit gibi tontiş bir lala lüksümüz yok. Tabii bunun yanında 2 seneye varabilen ücretli / ücretsiz, sen seç beğen al bacım türü annelik izni falan var ama bunu da yaşı, eğitimi, hayattan beklentileri, kişisel kişisel gelişişmeleri belli bir seviyeye varan modern kadın/anne'ler ne kadar değerlendiriyor orası tartışılır. Velhasıl, ben bu "risk"i ya da "şans"ı kullanmaya, evimin kadını çocuklarımın anası olup kariyerime 2 + 2 = 4 sene ara vermeye karar verdim. Ay vallahi ben bunu hep yapıyorum ama yine aynen ilkindeki gibi tam işe tam zamanlı dönmüşken daha ilk haftadan hamile kaldım. İşverenim de bu naneyi özellikle yaptığıma inandı, artık beni 2 sene sonra davul zurnayla mı karşılar, yoksa buyur kapı, buyur sapı mı der bilemiyorum.. Bizim meslek, yani klinik psikologluk, ne yazık ki uzun aralar vermeyi pek kaldırmıyor ama Türkçe konuşan terapist de altın değerinde, o nedenle çocukları anaokullu edip mesleğime kaldığım yerden devam etme konusunda "fifti-fifti" şansım var canlar..

Sadece ana değil, iki çocuk babaya da zor. Mesela bizim bey babalık izninin sadece 1 ayını kullandı (aslında çok bile ama ben mastit denen meme iltihabı illetiyle hastanelik olunca, kızcanımıza o baktı, sağolsun) bu kadarcık izinle bile işi durma noktasına geldi. E biz zengingillerden değiliz, evde aç bekleyen 4,5 boğaz var (1,5 "pilav üstü kuru" kısmı benim, bilahare anlatıcam bunu..) ikimiz de yan gelip yatıp yeni bebenin lavicert buğulu gözlerine methiyeler düzemiyoruz, birimiz illa ki çalışacak.. Bu, yani kariyer sahibi olup iki çocuk yapmak, zor tabii. Ama daha zor noktalar var.

1. Kendine, eşine ve ilk çocuğuna zaman ayırabilmek.

"Tek çocuk hiç çocuk, iki çocuk çok çocuk" lafı doğru. İlk çocukla en azından kendine, çocuk uyuyunca eşinle birbirinize ve en çok da çocuğuna doya doya zaman ayırıyorsun. Ben neydim ne oldum bakın. Hadi kendin ve eşin neyse de.. İlk çocuğa zaman ayıramamak berbat bir şey. "Anne benimle oynar mısın azıcık?" en korktuğum soru çünkü çok istiyorum onunla oynamak ama bir türlü başaramıyorum! Yani kitap okumak sevip okşamak tamam da, eskiden kurduğumuz oyunlar, koşmalar atlamalar, yepyeni aktiviteler nanay. Üstelik, ben kızımı çok ama çok özlüyorum! Bazen sadece uyuduğu zaman, bebek de uyumuşsa gidip yanına uzanıyorum bir 15dk, nefesini dinliyorum.. Bebeğin bakımı ve ihtiyaçları öyle çok zaman ve enerji alıyor ki, onunla oyun oynamaya ne vaktim var ne de isteğim! En kötüsü de isteksizlik.. Sanki onu ihmal ediyorum, ikinci plana atıyorum gibi bir vicdan yükü.. Ne kadar sarılırsan sarıl geçmiyor. Oyun lazım, koşturmak, çığlık atmak istiyor ve bu bebeği uyandırıyor. Bebek uyanınca anne ortadan kayboluyor.. Emzirirken, bazı basit bakım işlerinde bazen aynı zamanda büyükle doktorculuk, misafircilik falan oynuyorum. Öyle seviniyor ki, benimle ne oynayacağına karar veremiyor, bazen o karar verene dek bebek huysuzlanıyor. Hop anne yok oluyor.. Çok berbat bunun vicdanı..

Daha zor durumlar var. Mesela, bizim bey daha çok mesaiye kalır oldu, ki bu yeni babalarda çok görülen bir endişe halinin sonucu.. Onun mesaiye kaldığı geceler, geceleeeeer, ah geceleeeer modundayım ben. Allahım, saat akşam 4-7 arasına İngilizler boşuna "cadı saatleri" dememiş.. Zaman geçmiyor yeminle.. Hele 7-8 arası, yani büyüğün yatma ritüellerinin tamamlanması ile gözlerin kapanma aralığı tam çılgınlık artık.. Ne yapıyorum, büyüğü çiş-diş-pj'e talim ettirirken, küçüğü Ferber metodu ile işkenceye talim ettiriyorum! Evet, ben! Ferber'e nefret duyan ben.. Valla oğlanı beşiğine yatırıyorum, tepesine dönenceyi açıyorum ve ortadan kayboluyorum. Bazen ağlamaktan yorulup uyuyor, bazen kız sağolsun 173625 defa su istenme, çişe kalkma, masal isteme, el tutmaca, sırt kaşıtmaca ritüellerini makul ayarda tutup, çabuk uyuyunca, hemen deli danalar gibi oğlana koşuyor, bu sefer onu uyutmaya çalışıyorum. Yazık bazen alı al moru mor ağlamaktan.. Ama başka çarem yok, kız odasına oğlanı istemiyor, çok gürültülüymüş. Hakikaten adam da gürültülü, cok cok cok emmiyorsa, zaaart diye osuruyor, o olmazsa hıçkırık tutuyor..

2. İki çocuğa aynı anda yetebilme kısmından da "sıfır, otur!"u aldım.

Hele ki ikisinin birden ağlaması yok mu, aynı anda. Burda durum basit, kim daha çok ve ciddi ağlıyorsa, kucağa o geliyor. Genelde kız tabii. Oğlanı bu şekilde terbiye ettik, kendisi tam bir Beyoğlu Beyefendisi oldu, içini çeke çeke sırasını bekliyor garibim. Aslında "babanız yok, gelin yatağıma ikiniz de" desem belki daha kolay olacak ama onun da suyunun çıkacağından endişe ediyorum.. Bir de birini memede uyuturken öbürünün sırtını kaşımak için yogada 5. seviye uzman olmak gerekiyor.

Vicdan kısmı çok berbat. Tek başınaysan illa ki biri diğerinden geride kalıyor. Bu işi dengede tutmaya çalışıyorsun ama anlatamıyorsun.. "Sen büyüdün artık" demedim hiç çünkü o da 3 yaşında daha ama "Lukas küçük, beklemeyi bilmiyor, izin ver onu uyutayım sonra söz seninle oynayacağım" dedim. Sonuç: 2dk'da bir "uyudu mu?" diye yokladı, kimse uyuyamadı, sinirler gerildi, keçiler dağlık arazide kayboldu. Bir de oğlana karşı duyulan vicdan azabı var, o da berbat. Kızla öpüşüp koklaşıyoruz, oğlan bi köşede beyaz duvarlara bakıyor ya.. Ya da tek çocukla bebekken ne aktiviteler yaparmışım ya.. Oğlanın gülümsemesi de yandan yandan, öyle güzel ki, gülümseyecek ana bulursa.. Sadece ana değil, büyükanneler babalar da aynı şekilde, varsa yoksa kız, oğlan hep ikinci sırada..

3. İdealizm'i at çöpe.

Oğlan daha 4 aylık ama kızın yemek sonrası 30dk tv izleme hakkından o da ister istemez faydalanıyor. Memede uyutmanın ne kadar korkunç sonuçlar doğurduğunu bildiğim halde, yine memede uyutuyorum çünkü gerekçem "daha 6 aylık olmadı, daha çok küçük". Kızı 19 ay emzirdim, oğlanı 12'den bir gün fazla emzirmek istemiyorum çünkü meme bitince hayatımız değişti resmen. Yine de ilk hedefim 6 ay, inşallah 12 aya uzar ama sonra benden paso.. Kıza verdiğim sosyal ortamları, oyun gruplarını, beraber göz göze oturup koklaşmaları da hiç yapamıyorum çünkü zaman yok. Bazen tek başına odasındaki beşikte duruyor. Üstüne bir dönence astım, ona bakıyor, bir de emektar Sophie var, onunla dişlerini kaşıyor. Tek bilişsel aktivite hayatı bu. Fakat dedikleri gibi olmadı. Çok ağlayan bir bebek değil, daha doğrusu ağladığında nedenini anlatabilen bir bebek. Ayrıca ben de onun ağlamasına çok takılmıyorum, Maya'dan idmanlıyız sonuçta 45dk bile ağlasa "vah garibim" demiyorum "ciğerleri açılır" diyorum çünkü Maya'nın ilk 8 ay aralıksız günde 8 saat ağladığını biliyorsunuz, bana komaz bunlar.. Ama yine de 45dk sınırım var, sonrası kendim rahatsız olduğum için..

Fakat; güzel yanları da var tabii. İkisi birbirine sarılıyor şimdilerde. Oğlan daha ziyade saç çekme, yanak emme modunda ama kız baya şefkatli (bazen elinin ayarı kaçıyorsa da..) bazen de salyasını siliyor, güldürmeye çalışıyor. Annesinin küçük yardımcısı. Kıskanması diğer çocuklar gibi huysuzluk olmadı, kıskandıkça aşırı yapıştı öpmeye falan çalıştı, biraz da mıncırdı ya da kendisi de bebekleşti, bir dönem emeklemeye agu gugu demeye sardı, birkaç defa da gece yatağa çiş kaçırdı ve bez istedi (vermedik). Ama bunun dışında büyük bir vukuatı olmadı.

İkinci çocuğun güzel yanı, sevgi hakikaten katlanıyor, daha çok gülüyorsunuz. Kötü yanı, emek 5 kat artıyor, zaman programlama, özellikle de kendinize zaman ayırma nanay. Mesela eskiden yemekte herkes yerine oturup güzelce yerdi, şimdi benim kucağımda Lukas, eşimin kucağında Maya (çünkü Lukas kucakta, o eksik kalır mı?) tek elle yemek yeme çabaları.. Çoğu zaman "bırak ya, bu ne cefa, aç kalkayım" diyorsun ve sonra saat 9'da atıştırmalıklar gelsin, boş gıdalar gitsin, 1,5 "pilav üstü kuru" olayı bu işte.. Doğumdan sonraki hafta hamilelik öncesi kilomdaydım ve göbeğim dümdüzdü. Şu an doğuma girdiğim kilomdayım ve hayatımda ilk defa nurtopu gibi bıngıl bıngıl bir göbeğim var! Rejime ve spora başlayacağım diyorum ama hastalıktan vakit bulamıyorum. Zaten elim ağzım da durmuyor, spor yapılacak tek zaman dilimi, gün içinde boş olan tek zaman dilimi 06.30-07.15, sabahın köründe insanda motivasyon olmuyor ki..

Fakat pişman değilim. Yorgunluktan geberiyorum hatta tam 8 hagftadır Bronşit üstüne Zona üstüne pnömoni vs vs oldum ve normal bir insan bu haliyle ve bu ağrılarla yataktan dahi çıkamaz ama ben çıkmak zorundayım.. Allah sağlık versin, elbet başarılır, bu günler de kolaylar, çocuklar büyür.. Aslına bakarsanız ikinci çocuk çok aşırı hızlı büyüyor, nasıl oluyor bilmiyorum ama zaman çok hızlı geçiyor! Ve tuhaftır, bu benim son çocuğum diye, anneliğim öyle farklı ki.. Kıza ne yaptıysam oğlana ya yapamadım ya da tam tersini yaptım ama sanki bu çocuk daha rahat büyüyor, hem kendi hem benim için.. Yazıcam bunu da. Öğrenen Anne resmen Taş Devri Analığı'na bağladı ve işin sırrı buymuş! Azzzz sonra :)

17 Şubat 2017 Cuma

Emzirirken hasta olmak (eşittir mahvolmak)

Oğlanın doğumundan 2 hafta sonra biz hastaneye kaldırıldık. Mastit yani meme iltihabı olmuştum. Facebook'dan takip edenler biliyor, çok sıkıntılı bir süreçti. İçi mandalina boyutunda taş gibi kist olan memeye drenaj borusu takılmıştı, damardan antibiyotik almam gerekmişti. O dönem normal dozun tam 8 katı dozda antibiyotik kullanmıştım. İyileşmem yaklaşık 1 ay sürmüştü.

Ertesi ay Maya anaokulundan mis gibi streptekok getirdi, tüm aile yine yatak döşek hasta olduk. Ben sadece streptekok değil aynı zamanda üstüne orta kulak iltihabı oldum, kulak zarım delindi falan. Bu meret ne yazık ki penisilin grubu antibiyotikle tedavi ediliyor, ikişer kutu da o zaman içtik.

Yaklaşık 6 hafta önce bu sefer eşim bu senenin ünlü gribine yakalandı, yine hepimizi dolaştı, sıra en son bana gelince, ben sadece ağır grip değil üstüne bir de bronşit ekledim, o da yetmedi zona çıkardım. Öksürük, ağrılar, nefes alamamalar falan.. Bu arada bu senenin gribi öyle illet bir şey ki, en az 4 hafta yakanı bırakmıyor. Üstüne bir de kan tahlilinde bakteriyel bir enfeksiyon tespit edilince, hop yine eski dostumuz antibiyotik..

Eylülden beri aldığım antibiyotiği ben son 25 senede almamışımdır, hem karşı olduğum hem de bunca yıldır pek hasta olmadığım için.. Tüm bu süreçte hep bunu düşündüm; bunca yıldır hasta olmamamın ve bu Eylül'den bu yana sağlıklı olamamamın nedeni neydi? Taşa çıplak ayak mı basmıştım, ceryanda mı kalmıştım, nazar mı değmişti?! Bazı şüphelerim vardı ve bunları teoriye dönüştürdüm ama sağlıkçı olmadığım için aklımda soru işaretleri vardı. Geçen gün son doktor kontrolünde teorimi doktora açtım ve evet, haklıymışım, hasta olmamın ve bir türlü iyileşemememin nedenleri tam tahmin ettiğim gibiymiş.

Eylül'deki mastit sırasında verilen antibiyotik bağırsak floramı bozmuş, üstüne 2 saatte bir uyanıp meme arayan oğlan sağolsun, uykusuzluk eklenmiş, iki çocukla kendimi en son sıraya koymam nedeniyle sporumu yapamamak, kendime zaman ayıramamak, doğru dürüst yemek yerine hep iki dakikada birşeyleri ağzıma tıkıp dikkatsiz ve özensiz beslenmek, Maya'nın anaokulundan getirdiği envai çeşit hastalık derken hepsi üst üste binmiş ve tabii ufacık bakteriler virüsler beni tarumar etmeye yetmiş. Ben bir de bunu aslında balık burcu insanı olarak, geçen yaz hamilelik nedeniyle denizle iç içe olamamama, kulaç kulaç yüzemeyip tuzlu suyu burnuma ağzıma çekemememe, yani denizsizliğe bağlıyorum. Çünkü gerçekten deniz ve güneşi ne kadar çok alırsam, o kış o kadar az hasta oluyorum ben! Deniz suyu benim hem fiziksel, hem psikolojik ilacım. Derin maviliğe açılmak, çıkıp kurulanmadan duş almadan o tuzlu halimle güneşin altında (saat 10.30-15.30 arası değil tabii) şöyle bir ısınıvermek, vallahi benim yaşam pınarım. Ve ben bu yaz hiç denize giremedim, hem de hiç! Alplerin buz gibi gölleriyle bir olmuyor işte.. Denizi çok özledim! Bu yaz inşallah biraz ananemin yazlığında ailemle ve çocuklarla zaman geçirebilirsem, bence cortlamış bağışıklık sistemim kendini yenileyecek.

Ama denize kavuşana kadar, doktor onayı da alan planım şöyle:

Emzirirken ilaç kullanmak başlı başına sorun, deniz suyu dışında burun damlası bile kullanamıyorum ama doktor zoruyla aldığım antibiyotiğimi son damlasına kadar alacağım, elim mahkum. O bittikten sonra, mutlaka bağırsak florasını tamir edecek bir ilaç yazılıyor çünkü antibiyotik bildiğiniz gibi bağırsaklardaki son derece yararlı bakterileri de öldürüyor, o bakteriler olmadan da bağışıklık sistemimiz çöküyor ve her tür hastalığa açık hale geliyorsunuz. O ilaç bittikten sonra, yoğurt, kefir gibi doğal pre ve probiyotikleri devamlı kullanmak istiyorum çünkü geçmişte gerçekten çok faydasını gördüm. Ayrıca artık yeter, iyileşir iyileşmez hemen o gün sporuma geri döneceğim, buna mutlaka zaman yaratacağım. İsterse hayat bana yarım saatlik tek zamanı saat 06.15'de sunsun, bana mısın demeyeceğim, sporumu yapacağım!

Bir de sağlıklı besleneceğim. Bizim soframızdan yeşil ve kırmızı bitkiler ve balık zaten hiç eksik olmaz ama annem yapınca baktım zeytinyağlı rezene, yer elması, kereviz, ekşili köfte ve bulgur gibi çok yararlı yemekler de Alman koca ve çocuk tarafından sevildi! Annem kadar olmasa da, ben de yapabilirim bu yemekleri rutin olarak.. Bakınız bu yandaki bizzat benim üşenmeyip soyup yaptığım yer elması ve hala inanamıyorum ama Maya bile yedi (içine portakal suyu kattım şahane oldu, tavsiye ederim)!!! Bir de sevmesem de, yemeklere biraz soğan sarmısak eklemek iyi olacak çünkü bunlar vücut için doğal antibiyotik, mikrop ve enfeksiyon önleyici.. Ha bir de zencefili kıtır kıtır yemeye başladım ben, ısırgan otu da bulabilsem, zencefilli ısırganlı rezeneli ballı süt sabahları enfes olur!

Yani aslında yıllardır bildiğim ve çocuklara dek gayet de iyi uyguladığım yöntemleri yine en baştan hayatıma sokmam gerekiyor. Bir de doktor benim gibi bağışıklık sistemi çökmesi yaşayanlara "orthomol immun" diye bir kür öneriyor, bu 7 günlük vitamin ve mineral kürü. Aslında beni bilirsiniz asla ilaç hatta vitamin bile önermem blogda çünkü doktor değilim ama bunu araştırın derim, benim doktor kendisi de kullanıyormuş ve böyle ufak bir kağıda yazıp el altından verir gibi "benim asla hasta olmamamın nedeni bu" diyerek verdi. 20'lerde kokain neyse 100 sene sonra orthomol immun bu galiba :D Onu yapmayı da kafaya koydum. 7 günlük "kick start" yani "yürü aslanım"dan sonra, gün aşırı ya da iki üç günde bir hap şeklinde alınan vitamin kürüne de denize kavuşana dek devam etmeyi istiyorum. Hey gidi hey, benim gibi hamilelikte bile vitamin kullanmasına gerek kalmamış dağ gibi kadın nasıl bakımsızlıktan yıkıldı yaaa! Yeter vallahi yeter, 5 ay dur duraksız hastalık, tabii ki Allah tedavisi olmayan ağır ağrılı çektiren hastalık vermesin (amin) ama vallahi yeter yani.. Artık iyileşmek, sağlıklı yaşama devam etmek istiyorum! Haydi inşallah, bismillah! :)

14 Şubat 2017 Salı

İki çocuktan sonra sevgili kalabilmek

14 Şubat şerefine, samimi bir yazı olsun istedim, buyrun okuyun:

Tek çocuktan daha zormuş.. İlk zamanları demiyorum, o hormonların celalli olduğu, sana "canım" dediğinde "canın çıksın!" diye bağırmak istediğin, uykusuzluğun, yorgunluğun, bebekli hayata alışmaya çalışmanın, baştan aşağı kolik denen belaya battığın ve senin kendinin bile tanımadığın birine dönüştüğün o ilk zamanlar ayrı hikaye. O zamanlar geçiyor. Mesela bir gün gecelik üstüne sabahlık giymekten vazgeçiyorsun, ertesi gün biraz makyaj, daha ertesi gün yürüyüşler, hadi bebekli bir arkadaşla buluşayım iki nefes alayım derken yeni hayatına alışıyorsun, eskiden yaptığın sporunu, sosyal hayatını bebekle de revize ediyor, bir yolunu buluyor, devam ediyorsun. Sonra eşinin bebeğe davranışı var, adamı ilk defa senden başkasına aşıkken görüyor, bu eski adamın yeni haline aşık oluyorsun. Erkekler için de öyle, annelik kadını güzelleştiriyor, köşelerini falan törpülüyor, yuvarlaklaştırıyor ve onlar sana yeniden aşık oluyorlar.

Sonra ikinci çocuk geliyor ve bu denge yeniden alaşağı oluyor. Üç tekerlekli bisiklettense dört tekerlekli araba daha dengelidir, daha rahattır falan diyorsan.. Yanılıyorsun. İkinci çocuktan sonra sevgili olabilmeyi, sil baştan öğrenmen gerekiyor..

Çok zorlandım. Evet, itiraf ediyorum, bu sefer çok ama çok zorlandım. Bulaşık makinasının üstünde tezgaha konmuş (hemen alttaki makinaya konamamış) bardakları, yatağın altından çıkan çorap teklerini, senelerdir aynı yerde durduğu halde hala "nerdeeee?" diye sorulan eşyaları çok taktım kafama. Ya da bebek ağlıyor, ertesi gün işe gidiyor diye (çünkü ben evde boş boş oturup çerez yiyip film izliyorum bütün gün) kulaklığı takıp uyumasını, uykusuzluktan çöken bağışıklık sistemim yüzünden devamlı hasta olup bronşitten öksürük krizlerine giriyorum diye yastığını yorganını alıp salona "beyin göçü" gerçekleştirmesini, "offf pizza dışında bişey yemeyi özledim" ya da "saçların çok dökülüyor, benim gibi kel kalıcaksın hahaha" demesini falan çok taktım. Sonra, eski, çocuktan önceki değil de tek çocuklu halimizi özledim, çocuğu bakıcıya bırakıp gece çıkmalarımızı (bebeği bırakamam ki) ya da yatırıp, elimize şarabımızı myve çayımızı alıp salonda el ele oturup sohbet etmelerimizi.. Ya da birimiz çocuğa bakarken diğerimizin kendine zaman ayırabilmesini, arkadaşlarımızla buluşabilmeyi.. Hatta 3 yaştan itibaren onu da götürdüğümüz yerlerde onun oyuncaklarına, kitabına ya da diğer çocuklara falan dalıp, bizimde insan gibi iki çift laf edebildiğimiz, sanattan, güncel konulardan, politikadan falan konuşup kendimizi "hayattan uzaklaşmamış" hissetmemizi, "çocukluyum ama bak işte seyahat de ediyorum, kendime de bakıyorum, eşimle de aşığız" diyebilmeyi..

Tek çocukla en azından biriniz serbestsiniz ya da tek eliniz serbest.. İki çocukla böyle bir lüksünüz kalmıyor, biriniz birine, öbürünüz öbürüne. Bazen birbirinize zaman bulamıyorsunuz. Bazen zaman buluyorsunuz, enerji bulamıyorsunuz. Bazen sevişmektense uyumayı tercih ediyor, öpüşmeyi sarılmayı bile "vakitsizlikten" erteliyorsunuz. Doğruya doğru. Lojistik de zorlaşıyor, aynı anda uyumuyorlar, bebek hemen uyanıveriyor, o ağlarken büyüğü uyandırıyor ve bu bütün gece tekrarlanabiliyor. Bir de bedenen yorgunsunuz, kendinizi çekici bulmuyorsunuz, bazen bacaklardaki tüyler alınmamış oluyor, bazen eşinizin saç sakal birbirine girmiş oluyor, bazen yatak çarşafları mis gibi değil de dün geceden kusmuk ya da çiş kokuyor.. Bir de kendi bedeninizle barışma kısmı var, doğumdan sonra bedeniniz size bile yabancı..

Kaliteli zaman geçirmek lafını ebeveynlikle bağdaştırırız da, nedense sevgilimizle kaliteli zaman geçirmek ya da hatta daha önemlisi kendi kendimizle kaliteli zaman geçirmek kısmı hiç aklımıza gelmez! Halbuki işin sırrı bu, önce sen kendine zaman ayıracaksın, kendini seveceksin, seni neyin mutlu ettiğini öğreneceksin.. Sonra sıra çocuklara, sevgiliye geliyor. Halbuki ikinci çocuktan sonra ben de dahil, çoğumuz önce çocuklar, sonra eş ve ev işleri, genel zaman planlaması, hayatın akışı derken, kendimizi en son sıraya atıyoruz. Ben ikinci çocuktan sonra, kendime zaman ayıramadım, vicdan azabı duymadan şöyle kendimle başbaşa bir sütlü kafeinsiz kahve içip kitabımı yazamadım, masaja gidemedim.. Kendime zaman ayıramayınca, sevgilime nasıl ayıracağım, ilk bulduğum fırsatta "duşa girmek" gibi bir hedefim varken (ve duşa girdiğim anda bile, kulağıma aslında gerçekte olmayan ağlama sesleri geliyorken - sanki 3,5 senedir devamlı ağlama, mızırdama, çığlıklar öyle içime işlemiş ki, sadece sesslizliği kabul etmiyor beynim), "aşk meşk" listede o kadar geri sıralarda ki..

Mutsuz değilim. Evliliğimden, ilişkimizden memnunum ama birşeyler eksik ve kekremsi, bu da beni üzüyor. "Eskisi gibi" olmak istiyorum ama öyle yorgunum ki, "yarın eskisi gibi oluruz" diyorum.. Günler geçiyor, hayat geçiyor, belki de asla eskisi gibi olamayacağız..

Oysa o kadar kolay ki, biraz zaman biraz enerji ayır. Çok şeye gerek yok, çocuklar uyur uyumaz, belki 30dk sürecek deme, ona bir şarap ver, kendine meyveli çay koy, kıvrıl yanına, tut elini. İlle sevişmek zorunda değilsin ki, aşk sadece cinsellik olsaydı, tek bir çift 1 seneden fazla birlikte kalmazdı! İçinden ne geliyorsa öyle yap ama birşeyler yap, erteleme..

Ha bir de, hani diyorsun ya, bazen kendimi çok "anne" hissediyorum, sanki eski ben değilim, sanki bazen karşımdakiyle sohbet ederken, acaba "zavallı çocuklu ev kadını" diye mi düşünüyor diye düşünüyorum.. Eski hayatımı hatırlıyorum, mesleğimin zirvesindeki, entellektüel anlamda tepede olduğum, günün en moda terimlerini, jargonu takip ettiğim, genel kültürümün insanları büyülediği o geçmiş zamanı.. Ha işte o anlarda kendine de ki; ben olduğum şeklimle yeterli ve iyiyim! Ben şu an kafamı çocuk yetiştirmeye takmış olabilirim ama bu geçici bir süreç ve ben "sadece anne" değilim. Ben içimdeki potansiyeli biliyorum, biraz çaptan düşmüş olabilirim ama o eski günler yeniden gelecek..!

İşin doğrusu, biraz da algıda sapma var, anneliğin verdiği doğal yetememe hissi (özgüvenimiz tam olsaydı, annelikte ne hatalar yapar yine de aman boşver der olsaydık, etrafta aklen ve bedenen sağlıklı çocuk kalmazdı, bu nedenle genetiğimize işlenmiş kafaya takmak), bize aslında gayet iyi giden bir şeyi bozukmuş gibi gösterebiliyor. "Olduğum kadarıyla yeterliyim" diyebilmek bu nedenle önemli. Çocukların karnı tok mu, başlarının üstünde bir çatı var mı, onları seven, koruyan ve bunu bir şekilde onlara hissettiren bir anneleri var mı, bu anne elinden geleni yaparak onlara düzenli, güvenli bir hayat sunmaya çalışıyor mu? Tamam. O zaman o anne yeterince iyi bir annedir de, geç ve sıra kendine gelsin artık..

Bu akşam özel bir planımız yok, birbirimize hediye falan almadık, beklemiyoruz da. Adetimiz değil. Ama bu akşam ona zaman ayıracağım. Çocukları uyuttuktan sonra, ne kadar yorgun olursam olayım, yanına oturacağım, elini tutacağım ve "sen benim için değerlisin" diyeceğim, "bunu son zamanlarda çok sık söyleyemiyorum ama sen benim için çok değerlisin.." Ve onun da ne cevap vereceğini biliyorum, çünkü hep aynı cevabı verir. "Sen benim hayatımdaki en değerli şeysin" diyecek yine. Ve biz eskisi gibi olacağız, sevgili olacağız. Biliyorum.

Herşey sende başlıyor.

10 Şubat 2017 Cuma

3,5 yaştan bildiriyorum..

Maya'yı en son 3 yaşta bırakmıştık, şimdi 3,5 yaşında akıllı uslu tam bir küçük hanımefendi olarak geri alıyoruz, derrrrrmişim. Hahaha! Evet bizim cadı 1/2 yaş daha aldı ama günler geçmek bilmedi, aylar yıllarsa çabucak geçiverdi, tuhaf bir zaman algısı yaratıyor şu ebeveynlik! 3,5 yahu! Yani blogu açalı 4 sene olmuş, zaman ne hızlı geçiyor.. Ama saat 4 ila 7 arası hala 18264537 saat gücünde geçiyor, bilmem sizin evlerde durum nasıl?

Maya bu yarım senede aslında baya bir yol katetti. Kardeşi olduktan sonra üstüne bir olgunluk geldi ama fazla kalmadı, zaten kalmasını da istemezdim çünkü o da benim gözümde daha miniminicik. Aman duymasın çünkü anaokuluna başlayalı beri, tam bir "ben büyüdüm artık" dönemine girdi. Anaokulundaki "kocaman" abla ve abiler tam 5 yaşında oldukları için, onun gözünde en büyük yaş 5 tabii ve haftada 1-2 defa "anne ben 5 yaşına ne zaman giricem?" diye soruyor. Her sefer de benden "ohoooo daha çoook var, sen daha 3 yaşındasın"ı alıp oturuyor, çok komik (çok hainim di mi?) Ama bu sayede "zaman" mevzuuna olan ilgisi gelişti, günleri isimleriyle saymayı ve haftasonuna ne kadar kaldığını hesaplamayı seviyor ve "5 dakika bekle" diyip 1dk sonra koşarak geri dönmeye ya da "anne ben şimdi odama gidiyorum, 15 yıl sonra geri dönücem" gibi abuk cümleler kurmaya bayılıyor. Yani konsept tamam ama içerikte baya komikli haller var, bu sıra arkamı dönüp kıs kıs güldüğüm çok oluyor. Hele dün "ben 18 yaşında evden çıkıcam ve tek başıma uçakla Malezya'ya gidicem" diyip kıçını dönüp odadan çıkışını görseniz, valla arkasından bir tas su döker "yolun açık olsun" derdiniz.

Onun dışında, yine anaokulu sağolsun, Almancası artık İngilizcesinden daha önde, yaşıtları seviyesinde konuşmaya ve bununla gurur duymaya başladı. Yalnız sanırım bir yıla kalmaz özellikle kelime dağarcığı benim Almancamı aşar, bundan biraz korkmaya başladım.. Geçenlerde bir şey söyledi ve anlamadığımı söyleyince İngilizcede xxxx işte yaaa dedi, gurur mu duysam yerin dibine mi geçsem bilemedim. Ha bir de tam bir Alman oldu, aşırı kibar. Almanları dıştan tanıyanlar için çelişkili bir cümle oldu çünkü Almanca kulağa çok kaba geliyor biliyorum ama konuşma dilleri aşırı kibardır. Mesela "siz"li konuşurlar, hep lütfen, rica ederim falan eklerler ve sıkı durun, anaokulunda "popo" demek yasak "gerimiz" diyorlar! Ayol kırk yıllık "kıç" oldu "gerimiz", eyvallah da Can Yücel kızacak..

İngilizcesi yaşına göre iyi ama çok fazla kullanmıyor, sadece İngilizce konuşan insanlar olduğunda iyi konuşuyor yoksa Almanca anladıklarını çakarsa Almancayı tercih ediyor. Türkçesi de tembelliğim sayesinde içgüveysinden hallice ama annemler gelip gittikçe ilerliyor sanırım. Yani ilerliyordan kastım 3 kelimeyi bir araya getiremiyor ama tek kelimelerle derdini anlatıyor! Sizin çocukların 1 yaşındaki hali bana 3,5 yaşta mucize tabii :))

Bedensel anlamda da gelişti. Hala minyon ve zayıf yaşıtlarına göre ama hala ben yedirmiyorum, zorlamıyorum, önüne geleni iterse aç uyuyor. "Yemek zorunda değilsin, tadına bak" diyoruz, dilinin ucunu değdirip ı-ıh diyip itiyor. Garip ama bunu kafama takmaz oldum. Tuvalet konusu ise ayrı konu tabii, onu çok kafama takıyorum. Çiş tutması geçti çok şükür ama hala kaka yapmamak için çaba sarfediyor ve nisan'da tam 2 sene olacak her sabah ilaç kullanmaya başlayalı.. Kaka yumuşak hatta ishal kıvamına bile gelse sırf inattan ya da acıyacak korkusundan ya da pis diye tiksindiğinden yapmıyor.. Bu işte en büyük derdimiz.. Ama karakteri bu, tutucu, salmayıcı bir velet!

Ağlama krizleri çok şükür çok azaldı ama mızmızlık özellikle kardeşten beri diz boyu. Çoğu zaman vaktim ve enerjim olmayınca sinirlerimi bozuyor ve tehdit (Maya ağlamak istiyorsan odana git, orda ağla çünkü kulaklarım ağrıyor) ya da rüşvet (kaka yaparsan minik bir çikolata yiyebilirsin) yöntemlerini kullanıyorum ki, çok yanlış tabii. Ama her zaman "tamam minik kelebeğim, ağla duygularını ifade et, açıl bitanem" kafasında değilim valla.. Yalnız dil becerisi gelişince ve kendini ifade edebildikçe mızmızlığı azaldı, fakat bu sefer de "ağlamayı bitiremiyorum" diye krize girip ağlama huyu çıktı!!! Valla yaw.. Ay delirtecek bu çocuk beni.. Bir de sarsıla titreye öyle aşırı ağlıyor ki hakikaten içinden Hulk falan çıkacak dersiniz.. Tuhaf..

Fakat 3 yaştan sonrası rahat diyenlere katılıyorum, gerçekten büyüdükçe zorlaşmıyor, hem siz güçleniyorsunuz hem de artık konuşmalı sarılmalı bişeylerle kriz anları daha çabuk sönüyor. Valla 3,5 yaş çocuğu güzel bişi.. İşine gelince gayet güzel kendini eğlemeye başlıyor, kendi giyiniyor, tuvalet temizliğini yapıyor, el sanatları gelişiyor, söz sanatları ve akıllı şakalaşmalar başlıyor, çok keyifli ama tabii işine gelirse.. Ha bir de en güzeli, arkadaşlık konsepti gelişiyor, bu şahane işte! Çocuk buldu mu artık sizi gözü görmüyor, bi rahat soluk alıyorsunuz ayol! Yani teoride, pratikte yeni bebekle ben, zaman soluk vs. geçelim....

Maya kız bu şekilde, çok şükür.. Daha da hem güzel hem sinir bozucu nice değişiklikler olmuştur da aklıma gelmedi, siz sorarsanız yorumlarda, elbet yazarım ;)

5 Şubat 2017 Pazar

Sufizm ile doğuma hazırlanmak

Son bir senedir Sufizm ile ilgileniyorum. Daha öncesinde kulaktan dolma bilgilerim ve ilgim vardı ama bu konuda kendimi eğitmeye sadece son 1 senedir gerçekten merak saldım. Daha yolun çok ama çok başındayım hatta cesaret edip bir adım dahi atamadım diyebilirim, sufizm öğretisi bir okyanus gibi ve insan daha suya giremeden bile, suyun çekimiyle, enerjisiyle, kendini kaybedebiliyor. Kendimi şu an, sandaletlerimi elime almış, çıplak ayaklarımla okyanusun kıyısında yürür ama dalgaların köpüklerini ayak parmaklarımda hissetmeye henüz cesaret edemezmiş gibi hissediyorum..

Öncelikle öğrendiğim, sufizm'in iki kolu var; biri düşünme, diğeri uygulama kolları. Uygulama kısmı daha İslam Dini öğretisine yakınken, düşünce kısmını ben psikoloji bilimi ve felsefeye paralel görüyorum ve bu anlamda mesleğimden dolayı da beni içine çekiyor. Sufilik zaten bazılarına göre "psikoloji biliminin taçlanışı" olarak ifade ediliyor ve "insan nefsinin anlaşılmaz psikolojisini bilmekten geçiyor". Mesela id, ego ve superego gibi psikolojide çok dile düşmüş kavramlar, sufizm öğretisinde anlam buluyor, yerine oturuyor.

Gelelim hamilelik ile sufizmin ilişkisine. İkinci hamileliğimde de ilk hamileliğime çok benzer bir hamilelik geçirdim, aldığım kilo, bebeğin içinden geçtiği safhalar, yaşanan bazı ufak problemler tamamen aynı seyretti. Fakat bazı farklar da oldu ve bu farklar daha içseldi. Bu hamilelikte ruh yapım daha en başından itibaren ilkinden çok farklı oldu. Bu anlamda "her hamilelik farklıdır" diyenleri anlayabildim. İlkinden farklı olarak, bu sefer daha "durgun"dum. Endişelerim elbet ki vardı ama bu sefer daha "yoluna bırakmış" haldeydim. Mesela cinsiyetini gerçekten merak etmedim ve gerçekten doğana dek öğrenmedim çünkü kız ya da erkek olması gerçekten önemli değildi. Ben hayat boyu bir kız çocuğum olmasını çok istedim ve Allah da lütfetti ve verdi, bundan sonra ikinci bir kızım olursa da çok sevinirdim, erkek evladım olursa da çok sevinirdim. Yani tam bir kabulleniş içindeydim, o nedenle merak da etmedim. 

Bir diğer konu; bebeğin 37. haftaya dek hala doğum pozisyonu diye de anılan kafa üstü pozisyona dönmemiş oluşuydu. Aslında son ana dek bu dönüşü yapmayan, son dakikada dönenler de var tabii ama gerek ailemde ters doğanların sayısı gerekse buradaki bilimsel çevrenin 37'nin sonuna dek dönmezse, işinin ehli ebelerin dıştan masajla falan döndürme teknikleri uygulamasını gerektiriyor olması ve bunun da son derece acılı bir uygulama olması nedeniyle, yanaşasım yoktu. Ben yaptırmak istemesem ve bebek de ters dönmezse, doğum yolu sezeryana gidiyordu, o da beni korkutuyordu.. Normal doğum zordu evet ama sezeryanın kolay olmadığını, özellikle doğum sonrasının zor geçtiğini düşünüyordum. Ama sonuçta, yine sufizm öğretisi temellerine göre "her şey olacağına varır, sen Allah'a güven, o senin ve bebeğin için en hayırlısını bilir" diye telkin ediyordum kendimi.. Su akar, yolunu bulur ve biz bazı şeyleri kontrol edemeyiz. Bizden öte, aslında tüm kainatı dengede tutan daha büyük bir plan vardır ve biz bunu kavrayamayız. Doğal doğum diye tutturup bedenine ve bebeğe zarar veren çok insan var, doğal dahi olsa, doğru olarak kabul ettiğimiz şey bile olsa, bazen bizim için hayırlı olmayabiliyor, o nedenle, suyu akışına bırakmak, suyu, onu akıtana bırakmak çok önemli.. Yine kabulleniş ve son anda bebek döndü (hatta iyi ki son anda döndü çünkü kordon boynuna 2 defa dolanmıştı doğduğunda..)

Tüm bunlar bir yana, tabii son dönemece gelince bir de doğum korkusu başladı, ilk çocuğumu epiduralsiz, ağrı kesicisiz, adeta ortaçağ teknikleriyle doğurduğum halde, itiraf edeyim, normal doğumdan yine, yeniden, hatta daha çok korkuyordum. En sık beni dibe çeken düşünce "nasıl başarıcam, yapamıycam, çok az kaldı, işte hep olduğu gibi yine bir solukta geçti zaman, doğum kapıda" fikrini ya da paniğini de yine aynı felsefeye göre "evet bilinmezlik, acı ve korku dolu bir süreç kapıda ama bugüne dek hızla geçen zaman doğumda da hızla geçecek, bu da herşey gibi geride kalacak" diyerek yenmeye çalışıyordum. Önce Allah'a sonra bedenime, kendime güvenmeye çalışmak benim en büyük öğrenimim ve sınavımdı bu dönemde.. Sufizm öğretisinin ve evrenin Allah tarafından denge içinde, bizim kontrolümüzün çok dışında yönetildiği inancının bu aşamada gerçekten çok yardımı oldu. Gerçekten, suyum geldiğinde sakindim (hatta Maya'nın tırnaklarını kesip uyutacak, sonra evden çıkacak derecede sakindim), doğum ağrısı geldiğinde sakindim, ne olduysa son 30dk'da oldu, artık acı kapıdaydı ve ben acıyı tam anlamıyla yaşamak zorundaydım. Panikledim, epidural için yalvardım (tabii ki çok geçti ççünkü ilk ağrıdan doğuma sadece 30dk sürmüştü) ama çaresizliğimin tam orta yerinde de doğanın eline bıraktım kendimi.. Ve ışık gibi doğdu, adının anlamı "ışıklar içine doğan" oğlan..

Tekrar sufizmin bana ve anneliğime kattıklarına döneceğim ama şimdilik sufizmde dervişlerin eğitiminde çok sık dile getirilen bir cümle ile bitirmek istiyorum: "yoldayım ama henüz sadece yolun başındayım.."