23 Kasım 2017 Perşembe

Maya'dan anaokulunda popüler olma tüyoları

Bu sıra anaokulunda yeni bir moda var: Maya'lara gitmek modası. Haftanın 1-2 günü mutlaka anaokulu çıkışında bir kız bize oynamaya geliyor ve yemek saatine dek kalıyor. Çocuklar kendi başlarına oynadıkları için özellikle vakit ve enerji fakiri anneler için inanılmaz hayat kurtaran, üstüne de çocuğunuzun okulda popüler bir çocuk olmasını sağlayan şahane bir "çocuk yetiştirme püf noktası" olduğunu fark ettiğim için, "zihni sinir projeleri" altında paylaşmaya karar verdim. Uygulayın, memnun kalacaksınız, sonra iki hayır duanızı alırım.

Maya çok gözlemci ve denemek yerine izleyerek öğrenen bir çocuk. Sosyal ortamlarda "donup kalıyor" diye üzülüyordum, meğerse videoya alır gibi inceliyor ve o şekilde öğreniyormuş, ki bu da bende hiç olmayan bir zeka türü olduğu için, "vay beee" demedim değil.. Neyse gözlemci dedektif Maya, okulda popüler olmanın bir yolunu bulmuş: çocukların ilgisini çekecek bir nesne ile gitmek. Bu sene her sabah Maya farklı bir atraksiyon yaratır oldu, bir sabah simli boncuklarla gidiyor, avucunun içindekini görmek için tüm sınıf çevresine toplanıyor, başka bir sabah (çok moda olan) ufak unicorn'lardan birini götürüyor, bir başka gün tutuyor süslü bir saç bandını koluna takıyor. Zaten elbisesiz eteksiz (3 derece toto donduran Alman sonbaharında!) hayatta okula gitmiyor (her gün 1 saat bahçede oynuyorlar, Allahtan bu memlekette bahçeye çıkarken bizim kayak pantolonu diyeceğimiz türde içi polarlı su geçirmeyen tulum pantolonları giyme zorunluluğu var) yani 3-5 yaş grubu kızı olan herkesin bildiği yürek hoplatan durumlar işte.. Ama hepsinin bir "nedeni" varmış, "popüler olmak, sevilmek, kabul görmek" için kendini süslemek, olduğundan ilginç göstermek! Helal olsun 4 yaşındaki çocuk her gün ayrı bir atraksiyonla popülerliği resmen "satın aldı". Maneviyat eğitiminden de bana "sıfır, otur!" tabii. Neyse.

Bir ikinci tüyo da "yıllarıııın psikoloğu ben"den :) Malum biz Greta ve annesi ile baya yakınlaştık (bu arada son yazıdan sonra merak edenler için 3. oğlan geliyoooor) ve rutin halde çocukları buluşturmaya, kendimiz de sohbet / keyif yapmaya başladık. Hava güzel olduğunda ev yerine parklarda da buluşuyoruz tabii ama evin farkı, sınırlı ortam ve oyuncaklarla çocukların daha birbirlerine odaklı oynamaları ve dolayısıyla daha yakın ilişkiler geliştirmeleri. Baktım kızlar yakınlaşmaya başladı, aklıma şöyle bir zihni sinir projesi geldi: "Maya'nın arasının HİÇ iyi olmadığı, grubun hırçın ve dominant kızını (hahaha Maya değil valla daha dominant ve daha hırçını varmış!) eve davet et". Çünkü "ters psikoloji rocks bebek!". Yani kaçındığın şeye özellikle saldırmak, korkunu yenmek vs.. Kullan işte psikoloji eğitimini!

Maya, dominant cadı L.'nın bize oynamaya geleceğini duyunca pek memnun olmadı aslında. Hatta baya baya rahatsız oldu, "bazı oyuncaklarımı saklayalım" falan dedi. Ama L. gelip de odasını görünce (oda da oda hani) birden buzlar eriyiverdi. 2 saat odaya kapanıp deliler gibi oynadılar, arada gidip kontrol ettim, meyve vs verdim diye beni odadan çığlık çığlığa attılar. Annesi gelince de L. "gitmiycem" diye tutturdu ve 10dk'lık mücadelenin sonunda ciyak ciyak ağlayarak kucakta zorla götürüldü (yaw başkasının çocuğu bizim evde kalmak istedi, akıl almaz ama çok da kıvançlı bir andı o an hehehe). 

O günden sonra ben sırayla tüm kızları çağırmaya başladım. Valla ne yalan söyleyeyim erkekleri çağırmadım çünkü hem bu yaştaki erkekler açık alanda daha mutlu oynuyorlar sanki hem de bu sıra "kızlar buraya erkekler oraya, kızlar erkeklere karşı" falan var malesef. Maya'nın beraber oynadığı 3 yakın erkek biri doğum odasından beri beşik kertmesi Kaspar, diğerleri anaokulundan Miki (yavrunun adı Niki aslında ama bizim şaşkın aşık adını bile doğru öğrenememiş ilk aşkının) ve Ferdinand (Avusturya arşidükü hehehe ama arabesk adı da var; Ferdi - yaw erkek çocuk adı bulmak zor hakikaten) ama ne bileyim, cesaret edip çağıramadım. Bunu başaranınız varsa ya da erkek çocuk anneleri bu konuda tüyolarınız varsa, alayım.. Kız erkek arkadaşlığı çok güzeldir yaaaa..

Neyse kızlar gelip gidiyor, ertesi gün okulda bahsediyorlar birbirlerine ve diğerleri de gelmek istiyor. Beni köşeye sıkıştırıp "ben bugün size geleyim miiii" diyenler, "annem izin verdi bugün geleyim" diyenler.. Neyse böyle celebrity gibi bişey oldu bizim kız. Tabii bunda benim "istediğiniz gibi oynayın, dağıtın, istediğinizi yapın" felsefemin de etkisi büyük. Valla iddialıyım, ortamın en cool annesi benim, sağlığı bozmayacak herşeye izin, tam teslimiyet :D Sonra olursun tabii: Maya'nın annesi "süper-cool". Hatun bitmiş, tamamen vazgeçmiş yeeeevrum, diyemiyorum ki..

Aslında ben de durumdan çok memnunum, hem anaokuluna daha severek gidiyor çünkü "arkadaş"ları, tüm sosyal hayatı orda, hem de bize geldiklerinde odalarına kapanıyorlar, en az 2 saat kesintisiz oynuyorlar. Lukas'ı asla almıyorlar, onu da kakalayabilsem ne zaman kalır bana düşünsene sevgili blog! Ama "oğlanlar giremez!" diyorlar.. Oğlan da kapıda oturup içli içli ağlıyor ya da kapıyı yumrukluyor ya da sinirinden kapının sürgüsünü dişliyor falan, Maya ve kızlar dururken anneyle oynamak istemiyor.. Zavallı ikinci çocuk..

Neyse kısaca, çocuğunuzun anaokulunda arkadaş bulması ve anaokuluna adaptasyon konusunda sıkıntınız varsa, bu yöntemi deneyin derim. İlk başta sorun öğretmenine, "en çok kiminle oynuyor" diye, onu çağırın. Sonra düşmanı varsa onu çağırın, iddialıyım, düşmandan dost yapma sanatı bu işte.. Keşke büyükken de uygulayabilsek. Çağırın babam çağırın. Kesin önlerine meyve, verin birer sulandırılmış meyve suyu, bırakın oynamaktan sarhoş olsunlar. Oyun çocuğu bunlar artık.. Sizi kimse çağırmıyorsa bile siz çağırın, sizi tanırlarsa daha çok aralarına alırlar, anaokulu dostlukları anneler için de iyi aslında. Yani iki tarafı da kazançlı bir zihni sinir projesi işte, uygulayın, yararını görün derim.

Not. Bu konuda bir yazı daha yazdığımı, yazıyı bitirince fark ettim. Bunama belirtileri.. Olsun. Orda taktikler de vermişim, buyrun bir daha okuyun isterseniz.

12 Kasım 2017 Pazar

Evi bebekten korumak

Yok başlığı yanlış yazmadım. Maya bebekken "bebek için ev güvenliği" konusunda burada yazmıştım, şimdi ikinci çocukta "ev için bebek güvenliği" konusuna eğileyim istedim. Çiçekleri çocuklarından daha kıymetli haspanın demeyeceğinize güveniyorum tabii..

Çiçeklerim de değerli be dostlar. Ne yalan söyleyeyim, çiçek seviyorum, hayvan seviyorum, can seviyorum yani. Çocuk onlar da bir nevi.. Bu yaşa dek bakmışım, boyum kadar etmişim Benjamin'imi, şimdi yavrular var ve yavrulardan iki numara olanı gözünü kararttı ve Benjamin'i dişlemeye, toprağını kemirmeye başladı diye neden kapı dışarı edeyim dağ gibi Benjamin'imi, söyleyin bana.. O da can, o da çocuğum sayılır..

Ya da fişler.. Boyu devrilesice Alman müteahhit! Almanya'da yaşayanlar bilir, bu memlekette fişler illa ki yerden 10-15cm yukarıda, neden? Adamlar yerden aydınlatma, yumuşak ışık seviyor. Ayrıca elektrikli süpürge, tv falan gibi elektrikli aletler için de tabii pratik oluyor. Zaten çocuk sayısı az bu memlekette, geri kalanları da sallayan pek yok. Alman çocukları da edepli, parmaklarını her buldukları deliğe sokan türden değil. Benim 1 numara da öyleydi. Taktık fişlere koruyucu aparat, yavru bir iki denedi, baktı bi numara yok, vazgeçti..

Ama bu 2 numara çok başka çıktı yahu. Adamın tüm yaşam anlamı yaramazlık, hayır denen şeylere kıymet biçmek, "tehlike benim göbek adım" diyor geziyor, beni acaip geriyor. Tamam ikinci çocuk olduğu için artık bu kadar paranoyak değilim:


Maya'da aldığımız temel önlemleri yani fişler, üstüne devrilecek eşyalar ve kesici delici eşyalardan koruma önlemlerini onda da aldık tabii ama bu özel zevklere sahip adama, kişiye özel bir "zihni sinir projesi" de uyarlamak gerekti. Buyrun bu iki "DIY" projesi ile huzurlarınızdayım: fişleri çocuktan koruma projesi ve çiçekleri çocuktan koruma projesi..

Bazı doktorlar "bırakınız pislik ve toprak yesinler"ci olsa da, ben biraz hijyen takıntılı olduğumu artık kabul edeyim, göz göre göre çocuğu parazite mikroba salabilen ve "maşşallaaah tosbaa gibi çocuk oldu" diyebilen bir anne değilim çünkü bu da var.. Tamam oyun parkında kum yiyor, evde oyun hamuru falan yuttuğu da oluyor, alışveriş arabasının kimin ellerinin değdiğini bilmediğim barını da yaladığı oluyor ama evdeki toprakları da göz göre göre yedirtmek istemiyorum (bu arada çocuğunuzda aşırı derecede toprak yeme olayı varsa büyük ihtimal demir eksikliği var demektir, lütfen bunu göz ardı etmeyin).


Aslında bu çiçek ve saksı koruma için hazır yapılmışı da var burada ama ben ve cebimdeki akrep para vereceğimize evde yapalım gitsin dedik. İlk çalışmamız bu üst soldaki şekilde kağıttan oldu (sağdaki ise Baumarkt'ta satılan profesyonel iş) ama hasır bulabilirseniz bence en sağlam malzeme ve en esnek malzeme ve en su geçirgen malzeme o olacaktır. Ama kağıttan haliyle de işe yarıyor, tavsiye olunur..

Fişler için de, önce çocuk korumasını taktım ama adam ona da parmak atmaya başlayınca üstüne de kalın boy duct tape plasteri yapıştırdım, kullandıkça açıyorum. Günde en az 5-6 defa açıldığı halde bu duct tape plasteri valla 2 haftadır hiç yıpranmadan gitti, daha da 2 sene gidecek gibi bir izlenim veriyor helal olsun. Zaten bu duct tape plaster çağın buluşu, adamlar Apollo 13'ü bile bu plasterle kurtardılar, yaşasın duct tape plaster, sen bizim her şeyimizsin!

Kısaca "ellenmedik yerimiz kalmadı" diyebileceğim günlerdeyiz. Eskiden kıtır kıtır oyuncaklarını kemirir, bıraktığın yerde oturur dururdu. Şimdi açılmadık karıştırılmadık çekmece dolap, ellenmedik elektrikli alet, çevrilmedik düğme ve buton ve ağza atılmadık küçüklü büyüklü cisim kalmıyor. Ağza atması bir dert, ağızdan bunların yüzde kaçının çıktığını takip etmek başka dert. Mesela kaybettiğimiz bazı ufak ev aletleri ve eşimin legolarından parçalar nerede düşünmek bile istemiyorum (geçen gün aklıma ikinci veya sonraki çocuklarla yapılmış araştırmalar var mı acaba, midelerinden ortalama kaç kilo yabancı cisim çıkıyor ki diye düşünürken yakaladım). Eh bekliyoruz bakalım, oral hevesi ne zaman geçecek.. O zamana dek, yaşasın duct tape!

8 Kasım 2017 Çarşamba

Çocuklarda yalan söyleme ve hikaye uydurma

Maya son 6 aydır çok detaylı hikayeler uydurmaya ve yalanlar söylemeye başladı. Daha öncesinde hiç böyle bir huyu olmadığı için, ilk bir kaç yalanda çok hazırlıksız yakalanıp, söylediklerine inandım. Aradan geçen 6 ayda ise nasıl bir yalan söyleyeni yakalama uzmanı olduğuma şaşıyorum! Bakınız: "lie to me!" Dr. Ekman Group Micro Expressions Training :D

Şaka bir yana; her anne gibi ben de "benim çocuğum asssla yalan söylemez" sanıyordum. Hem de sözkonusu çocuk 3,5 yaşındaysa "ay onun söylediği yalandan ne olacak, hemen anlaşılır ayol" diyordum. O kazın ayağı öyle değilmiş arkadaşlar. Nasıl hikayeler uyduruyor, ne psikopat detaylar ekliyor şaşarsınız! Çocuk değil, Vince Gilligan!

Yalan söylemek, "insanın kaygı ya da korku duyduğu bir ortam ya da durumdan kaçınabilmek için bulduğu bir savunma mekanizması" diye tanımlandığında ve özellikle "aldatma" amaçlı söylenen yalanlar düşünüldüğünde, oldukça sıkıntılı bir davranış. Fakat; okul öncesi dönemde çocukların bir fantazi evreninde yaşadıkları düşünülürse, oldukça doğal ve gelişim dönemine uygun bir durum. Bu tip "yalanlar" aslında "hikaye uydurma" olarak adlandırılıyor ve biz psikologlar üzerinde durulmasına gerek görmüyoruz. Fakat; yalan söyleme davranışı ve yaş olgunlaştığında genel anlamıyla "aldatma eğilimi", tabii ki bu "hikayeleştirme"den doğuyor ve aşırı tepki verme ya da umursamama kadar yanlış yönlendirmelerin de ilerki tutumlara etkisi oluyor. Bir de tabii anne baba olarak "bacak kadar boyuyla beni aldatmaya çalışıyor" hissinin getirdiği öfke de var.

Ben ilk sefer "x. beni köşeye sıkıştırdı ve bana vurdu, beni itti" hikayesini dinlediğimde tabii ki şok oldum ve bacaklardaki morlukları da görünce, malum akran zorbalığı her velinin korkulu rüyası, uykusuz bir gecenin ertesi sabahı soluğu öğretmenin yanında aldım. Kesinlikle öyle bir şey olmadığını, Maya'nın x. ile gayet iyi geçindiğini hatta dominant tarafın bizimki olduğunu öğrenince ilk şoku yedim. Evde biraz daha ayrıntılı sorunca, baktım hikaye değişiyor, ayrıntılarda bazı eksiklikler ve tutarsızlıklar beliriyor, tamam dedim "totosundan zorbalık hikayesi uydurdu".. Bu ilk yalana tepkim "neee? ciddi misin? bu asla olmamalıydı, ah canım kuzuuum gel sarılalım" şeklinde olmuş bulundu. E dolayısıyla ertesi yalan çok gecikmedi tabii. "Anne biliyor musun, y. bugün beni sınıfa kitledi ve dışarı çıkarmadı"... Hadi bakalım. "Peki sen neden öğretmenine söylemedin?" "Öğretmen yoktu, ben yalnızdım". Yemezleeer.

İşte bu çok ince bir nokta. Burada, içinizden çocuğa "hadi leyn"i çekmek gelse de, oturup tüm yalanı dinlemek, sorularla ayrıntılandırmak, yani "bir yalandan sonra ikinciye kanmayacağım derken, asıl doğruyu kaçırmamak" çok önemli. Kronik bir yalancınız bile olsa, mutlaka ciddiye alıp dinlemek, yalanın üzerinden onunla beraber tekrar geçmek, o yalanın neden söylendiğini anlamaya çalışmak önemli. Çünkü bu tip "sizi endişelendirme" odaklı yalanların mutlaka altından çocuğun kendi endişesi çıkar. Bakınız: Tüm sınıf bahçeye çıktığında ya ben sınıfta kalırsam, ya beni unuturlarsa, ya tek başıma kalırsam? Yetişkincesi: Ya arkadaşlarım arasında güvenli bir sosyal statü sahibi olamazsam.. Bu noktada "Maya'cım, biliyorsun öğretmenin asla seni odada yalnız başına bırakıp da bahçeye çıkmaz. Ama hadi anlattığın gibi oldu diyelim; mutlaka arkadaşların "aaa Maya nerdeee" derler, sen de ağzını kocaman açar "ben içerde kaldııııııım" diye yüksek sesle bağırırsın. O zaman herkes duyar, gelir seni alırlar" demem bu endişenin ve dolayısıyla yalanın sonunu getirdi.

Sonra bir dönem "iddia etme" türü yalanlar başladı. "Bugün okulun bahçesinde mavi bir kedi gördüm" diyor, nuh diyor peygamber demiyor. Öyle asılıyor ki, neredeyse o mavi kedi karşımda ve yeteneksiz ruhsuz rezil anne olarak bir ben göremiyorum! Ya da "anne öğretmenim dedi ki oje sürerek gidecekmişiz okula, ya gerçekten dedi, ojesiz gelinmeyecekmiş". Ay oldu, gözlerim doldu, süslü pakize.. "O zaman ben sorayım öğretmenine bunu yarın" diyorum "ya hayııııııır" diyor, totosu da yemiyor öğretmenin otoritesinden.. Evde kelek anneye herşey işler tabii.

Çok sinir bozucu, bir o kadar da komik aslında. Baktım iş uzuyor, çeşitli yöntemler denedim. Biraz iddialaştım, biraz hı-hı dedim, baktım bir yere gidemiyoruz, en sonunda ben de hikayeye katıldım ve beraber ayrıntılı masallar uydurduk. Yazdık yazdık, sonra da "Mayacım çok güzel bir hikaye / masal anlattık değil mi?" ya da "ay bu anlattığın hikaye çok komik bir şakaydı" diyerek kendimi garantiye aldım. Bu tip iddialaşmalar şimdilerde "anne ya masal işteee" ya da "ya mış gibi yapıcaksııın" ile devam ediyor (fiyuvv, alından ter silme hali..)

Bu tip hikayeleştirmeler, tabii ki çocuk okul çağına gelip de üstüne "ailenin ilgisizliği" ya da "aşırı helikopter (korumacı) ebeveynlik" ya da "diğer çocuklarla karşılaştırmalar" ve "cezadan kaçma tutumu" ile birleşirse, bildiğimiz aldatma amaçlı anlamıyla "yalancılık" haline dönüşebiliyor. Bunun için, dengeli ve tutarlı bir ebeveynlik tarzı yanında, mümkün olduğunca bebeklikten itibaren ona yalan söylememek, sorularına yaşına uygun doğru cevaplar vermek de gerekiyor. Mesela "yemezse arkasından ağlayan bezelye"ler ya da sorularına verecek cevabı bulamadığımızda geçiştirmek için uydurduğumuz beyaz yalanlardan, hatta "bugün dondurma yediğimizi babana söyleme sakın, hihihi" türü özellikle anane ve dedelerin yapmaktan hoşlandığı "işbirlikçilik"lerden de tamamıyla kaçınmamız şart (sonra bana koşa koşa yetiştirdiğinde de "aaaa maya hani söylemeyecektiiin" diyorlar ki kendileri beni "yavrum yalan söyleme, doğruyu söylersen biliyorsun güvenli her şeye izin veririm"lerle nasıl büyüttüler anlayamıyorum!) Yaşasın anane dede olma kafası..

Neyse; ufak bir çuvaldızdan sonra, kaldığımız yerden devam edelim: özetle çocuğumuza yalan söylemiyoruz, yaşına uygun doğruları söylüyoruz. Ebeveynliğimizde tutarlı ve dengeli (tatlı-sert) oluyoruz, iletişimimiz sorgulama değil anlama odaklı oluyor, yalanını yakaladığımızda bunu mutlaka belirtiyor ama "haha aldatamadın kiiii" şeklinde değil, "bak aldatmaya çalışmak işe yaramıyor ve iyi bir davranış da değil" şeklinde yapmaya yani polis değil vicdan olmaya çalışıyoruz ve en önemlisi dürüstlüğü mutlaka ama mutlaka ödüllendiriyor, en başta kendimiz model olarak pekiştiriyoruz.

Bu konuda daha fazla okumak isterseniz; burada ve burada ve burada neden yalan söylediğimiz, yalanları nasıl anlayabileceğimiz ve yalan söyleyen çocuğumuza ya da yetişkinlere nasıl yardımcı olabileceğimiz konusunda tavsiyeler var. Burada da çocuklar için çok güzel bir kitap önerisi var.

4 Kasım 2017 Cumartesi

Evde kefir yapımı ve kefirli tarifler

E malum artık evde kefir yapmayanı terlikle kovalıyorlar, siz de istiyorsunuz ki benim de pembe panjurlu evimde bir tontiş kefirim olsun, her sabah löp löp içeyim o sağlık pınarını.. Ama nasıl yapılır, nerden bulunur, ya beceremezsem de öldürürsem garibanı diyorsunuz (diyorsunuz diyorsunuuuuz, biliyorum!) Şimdi ben 2 aydır evde "kefir hEyvanı" besliyorum, artık bidi bidi ötme zamanım geldi, işte kefir konusunda merak ettikleriniz! Üşenmedim "yeni başlayanlar için evde kefir yapımı" konulu bir yazı hazırladım, buyrun okuyun.

Kefir; Kuzey Kafkasya kökenli, probiyotik bir süt ürünü. Kendisine "uzun ve sağlıklı yaşamın sırrı, adeta bir gençlik iksiri" demişler Kafkasya'lılar (o dönemde 40 baya baya yaşlı sayılıyormuş ama çaktırmayın). Probiyotik besinler bağırsak floramızı düzenliyor ve bağışıklık sistemimizi güçlendiriyor, bizi hastalıklara karşı daha dirençli hale getiriyor. Bir önceki yazıda kış gelirken alınabilecek genel önlemleri yazmış ve pre/probiyotiklere de değinmiştim. Malum 40'ıma saniyeler kala bir arayış içine girdim ve aradığım herşeyi (74 faydası için tıklayın) "kefir heyvanında" buldum dostlar (satış elemanı ağızları bunlar hep, pek bir faydasını görmedik daha ama umutla (umut benim kocam oluyor, Alman ama göbek adı umut) her sabah içiyoruz, dur bakalım dedikleri gibi gençleşip güzelleşecek miyiz, ya da bari en azından kışı az hasarla atlatabilecek miyiz?)

Her sabah ben aç karnına, BAP musli sonrası 1'er bardak içiyoruz (ne boğaz var be bizde, sabah sabah içebiliyoruz bu naneyi ve itiraf edeyim zevk de alıyoruz, her sabah BAP "kefir hazır mı?" diye ışıldayan gözlerle soruyor!) Valla içimi çok rahat, aslında ben 24 saatlik mayalama süresini hiç aşmadığım için tatlı ekşi hoş bir tadı oluyor, çok yoğun kıvamlı ya da aşırı mayalanmaktan "vurduğunu deviren" türde bir kefir olmuyor. Almanya'da isteyene posta ile yollayabilirim kefir mayası, Türkiye'de de şehirlerin ziraat fakültelerinden ya da evinde kefir yapan arkadaşlardan temin edilebilir.


2 yemek kaşığı kefir mayasını bizim musluk suyu içilebildiği için önce plastik süzgeçe alıp hafifçe yıkıyorum (Türkiye'de lütfen musluk suyu kullanmayın, her tür mikrop kefire geçmesin) sonra cam kavanoza alıp yaklaşık 2-3 su bardağı pastörize günlük süt (inek, keçi sütü ile hindistan cevizi sütü gayet güzel sonuç veriyor, UHT sütler ve laktozsuz sütler hiç iyi sonuç vermiyor, badem sütü ise eh işte, biraz uzmanlık istiyor) ile karıştırıyorum. Bu noktada önemli olan, kesinlikle metal kaşık süzgeç vs kullanmamak gerekiyor. Cam kavanozun ağzını temiz tülbentle kapatıyor, kaymasın diye paket lastiği takıp evimin serin sakin hafif loş bir köşesinde (mutfaktaki gözlerden birinde) 24 saat mayalıyorum (12. saatte ben plastik kaşıkla şöyle bir karıştırıyorum ve bir 12 saat daha mayalanmaya bırakıyorum) ve sonra süzüp löp löp içiyorum. Benim kefir baya doğurgan çıktı 24 saatte mis gibi mayalıyor ama 48 saate dek uzatabilirsiniz, dediğim gibi daha ekşi ya da koyu kıvamlı severseniz. Hazır olduğunu şu görüntüden anlıyorum:


Bizim kefir (kendisine Stephen King'den Dolores ismini layık gördük) fazla çoğalınca (çünkü her sabah 1'er bardak kefir içmek yeterli, bazı sabahlar ara vermek isteyebiliyoruz) kendisini yine yıkıyor, cam kavanozuna alıyor ama üstünü 3 parmak geçecek şekilde yani daha az sütle doldurup kavanoz kapağını da kapatıp buz dolabında bekletiyorum. Bu şekilde 1 hafta bekleyebiliyor. Daha uzun süre bekletmek isterseniz, kefiri ya kurutacaksınız ya da donduracaksınız. Her iki şekilde de 6 ay muhafaza edebiliyorsunuz.

Gelirken Türkiye'ye, annemlere de getireceğim (lütfen beni gümrük görevlilerine ispilemeyin gözünüzü seveyim) bunun için de yine kefiri yıkayıp az bir süt ile plastik ağzı kapalı torbacığa koyacağım. Bu şekilde seyahat edebiliyor ya da posta ile gönderilebiliyor kendisi - ilgililere duyurulur ;)

Gelelim kefiri iç iç bi yere kadar, ben gözümü kararttım, yiyeceğim bunu ya da başka ne yapılıyorsa onu da yapacağım uleyyyn tutmayın beni diyenlere :)

Sütün, yoğurtun ve peynirin kullanıldığı her tarifte kefiri kullanabilirsiniz aslında. Ama benim favorilerim şunlar: çocuklara kefiri sevdirmenin yolları (bizimkilerde işe yaramadı ama belki sizinkiler "yer"), büyüklere smootie'ler (valla bunları denedim şahane oldular), kefirli ıspanak (palak paneer'in vegan hali, muhteşem bir tarif!). Bu sayfada şahane bir sürü kefir tarifi daha var. Ve deeee, çok hain bir tarif; burun büken çocuğa çaktırmadan kefir yedirme halleri: kefiri direkt yemeklerin içine katmak (misal bolonez sosun içine, makarnalara, poğaçaya, omletin içine, peynirli ekmeklere hatta pilava lök diye 1 yemek kaşığı kefiri karıştırıvermek! anne böö bu neee, peynir yavrum yi yi yut yut hooop gümmm).

Yetmedi mi?! Alın yüzünüze gözünüze sürün o zaman, işte kefirli yüz maskeleri.

1 Kasım 2017 Çarşamba

Hastalıklardan korunmak için ne yapmalı?

Kış bizim buralarda artık kapıya dayandı. Hızlı bir şekilde montlar, kazaklar, kalın çoraplar, yorgan falan derken sıra "ay ne yapmalı da bu kışı cortlamadan geçirmeli?" diye kara kara düşünmeye geldi. Bilirsiniz, her sonbaharda yaprakların sararması ve düşmesi arasında bir zaman diliminde, dünyanın her yerindeki annelerin ortak paranoyak düşüncesidir bu: "eyvah hastalıklar kapıda, ne yapsam da bu seneyi en az zararla atlatsam?".

Geçen sene en başta ben olmak üzere, bizim aile cortladı arkadaşlar. Ben böyle berbat kış geçirmedim, sanmıyorum. Her 15 günde bir hastaydık; birimiz yatıyor birimiz kalkıyor, ev devamlı bir hastalık yuvası. Bağışıklık sistemlerimiz tamamen çökmüş, üstüne Maya'nın anaokulundan gelen virüs ve bakterilere kucak açmışız. Ay hatırladıkça fena oluyorum, çok kötüydü. Ama bu sayede hiç okumadığım, araştırmadığım kadar "kocakarı yöntemleriyle hastalık kışkışlama" hakkında bilgi sahibi de oldum. Öksürüğe soğan mı doğranacak, hemen şipşak doğra.. İltihaplı kulağa sarımsak mı damlatılacak, getir o kulağı.. Zencefilli limonlu ballar mı hazırlanmadı, tarçınlı ekinezyalı pestiller mi emilmedi.. Ha bir işe yaradı mı, hayır. En komiği de "aman ben antibiyotik olayına karşıyım" derken derken, sinüzit, bronşit, faranjit, (hatta firijit! oh shit yani) üstü orta kulak iltihabı üstü kronikleşen streptokok sayesinde tam 5 kutu antibiyotikle sezon finalini yapmam oldu. Ama gerek ilaç, gerek alternatif tıp uygulamalarıyla kafayı çizdiğim halde, totoyu yataktan kaldıramadım! İnanınız kış bitti, Temmuz ayında dahi ben burun çekiyor, boğaz gurklatıyordum.. Çocukları hiç sormayın..

Şimdi diyorlar ki; spor yapılacak, düzenli (8 saat) uyku uyunacak, sebze ağırlıklı hatta mümkünse düşük karbonhidrat bazlı beslenilecek, doğal prebiyotik ve probiyotiklere abanılacak ve en önemlisi düzenli gün ışığından ve açık havadan faydalanılacak. İlla ki vitamin desteği diyorsan, D vitamini ve çinko alınacak. Doğrudur. Yapmak lazım. Daha yapılacak şeyler aklınıza geliyorsa yorum olarak siz de ekleyin, onları da yapalım. Açıkçası bunların hiçbirini yapamadım ben geçen sene ama yapamadığım için mi hasta oldum yoksa devamlı hasta olduğum için mi fırsat bulamadım işte orası biraz muğlak.. Üstelik bu maddelerin tamamını çılgınca uygulayan arkadaşları da gördük, hepsi sere serpe yattılar. Hele o "ay şekeri kes, sağlık bul"cular.. En önce onlar cortladı ayol! Yani bence geçen kış bize söylemediler ama etrafta kimyasal ya da biyolojik bir takım naneler döndü, bence işin içinde bir takım kötü niyetli insanların elleri de var. Yoksa bu mini mini mikropcuklar neden böyle durup durup birden 2017 kışını bizim için cehenneme çevirsinler yahu?! (Geçen senenin gribi paranoyaklık da yapıyor diyorlar.. Malum bazı bakterilerin bağırsak ve beyinde kimyasal değişimler yarattığını ve kişilik değişiklikleri ve psikolojik sorunlarada neden olduğu biliniyor).

Şimdi neyse; geçen sene çok şükür, geçti. Fakat sırada bu sene var ve ben de herkes gibi çok korkuyorum. Vallahi şu kış mevsimini biri yok etse, çok sevaba girecek.. Kışla ilgili hiç bir şeyi sevmiyorum ben.. Devamlı üşü, mandalinalar ekşi ve çekirdekli çıksın, adam gibi sebze bulama, kayak yapıcam diye git Allahın dağına kır bacağı dön eve, iş mi yani bunlar? Yok ya sevmiyorum.. Malesef 9 ay sürüyor kış bu memlekette..

Şimdi geçen seneden öyle kötü çıktık ki; ben haldır huldur kış hazırlıklarına başladım. Artık burada yaşaya yaşaya her Alman gibi ben de Sauerkraut'ları (ekşi lahana turşusu) istiflemeyi öğrendim. Prebiyotiğin (vücut tarafından öğütülemeyen karbonhidratlar grubu) hasıdır kendisi. Siz de doğalından ve az tuzlusundan turşu, elma sirkesi gibi fermente gıdaları, sarmısak, pırasayı bu kış bol bol yiyin derim, bu Almanların bir bildikleri var at gibi adamlar, don gömlek burunlarında sümükler aka aka geziyor çocuklar, hiç biri bizimkiler gibi yatak döşek hastalanmıyor yahu! Olay prebiyotik olabilir mi? Görücez. Bu biiiir.

İkincisi probiyotikler. Yani "canlı kültür içeren gıdalar". Yoğurt alırken içinde canlı kültür olmasına dikkat etmek lazım, piyasa yoğurtlarının çoğunda yok! Ben bu sene bir arkadaştan kefir aldım (bunu yazayım bir sonraki postta uzunca, ister misiniz?), evde kendim yapıp kendim içiyorum. Kombucha çaya karıştırılınca içerdiği tein ve kafein nedeniyle, hamileyken ya da emzirirken içilmiyor (bu yaz bir denedim tüm gece baykuş gibiydim) ama o da iyi bir alternatif.

Geriye spor yapmak ya da genel anlamda hareketli olmak, açık temiz havada bol zaman geçirmek ve 8 saat uyku (ahahahahaha işte bu noktada Lukas'ı boğazlamak istiyorum!) kalıyor. Dur bakalım, Allah büyük, sabah ola hayrola, bir bakmışsın bizim baykuş kış uykusu moduna girmiş..

Bir de tabii şu var; kendini programlamamak çok önemli. Yani derler ya "eşeğin sevmediği ot burnunun dibinde biter" diye. Şimdi ben kışı sevmiyor ve kendisinden acaip korkuyorum ve her hapşırıkta "ahanda hastayız yine" moduna giriyorum ya, o da bana vur babam vur. Halbuki böyle cengaverce "senden korkmuyorum kış" diye bağırıp saldırsam üstüne üstüne, belki o benden korkar? Bu konuda biraz çalışmam lazım.. Yani pozitif ruh hali, bir kabulleniş, bir bu da geçer olgunluğu; işte bunlar işin sırrı. Diyorlar.. Bilmiyorum bir denesek mi hep birlikte? Kışa pozitif mesaj yollayalım? Sevgili kış, seni seviyoruz, sen de bizi sev, merhametli davran.. (Bahar gelince sallarız küfürleri haaa, çaktırmayın, köprüyü geçene dek....)

Kışla ilgili sevdiklerimi yazayım ve bitireyim:
1. Erken kararan hava ve "ama dışarısı aydınlık dahaaaa" diye uyumamaya çalışan çocukların hazin sonu.
2. Kalın ve uzun kıyafetler altında gizlenebilen ayva göbekler, aşk tutamaçları ve armut toto.
3. Annemin ördüğü rengarenk battaniyenin koltukta yerini alması ve akabinde benim onun altında yerimi almam.
4. Mandalinanın tatlı ve çekirdeksiz ve ince kabuklusuna rastgelmek.
5. Kestane ayol; bıçakla çiz 30dk şekerli ılık suda beklet, 30-40dk fırında 180C'de pişir ve ye. Mis.
6. Bu sene sıcak şarap içebilecek olma olasılığı. Ay hele o noel pazarları yok mu..
7. Noel dönemi ile ilgili herşey aslında, ufak takvim hediyelerinin hazırlanması, mum yapımı vs.
8. Kış festivalleri, kış tatilleri, pofuduk kar, kardanadam, kartopu, kızak, kayak, paten
9. Saçlarımın güneş nedeniyle kızıla dönmemesi, bacak tüylerinin 4 ayda bir alınmasının yeterli olması, berenin altından çıkan saçların sevimli görüntüsü
10. En güzeli de bitmesi, baharın geri gelecek olması.. Umut yani..

Güncelleme: Yahu daha yazıyı yazdım, taslaktan yayınlamaya basamadan önce Lukas, hemen ardından Maya burun çekmeye öksürmeye başladı! Geri alıyorum yazdıklarımı: Kış senden nefret ediyorum. Kışkış sana kış!

29 Ekim 2017 Pazar

Gül çehreli kayınvalidem (Bölüm 2)

Ya şimdi içime oturdu. Önceki postta sinirliydim, yazdım rahatlarım diye. Fakat bu sefer de madalyonun vicdan kısmına yakalandım.. Al kayınvalideyi çal yere, sonra da "silicem nasılsa" de, olmuyormuş. Silsem bile şimdi sizin aklınızda cadı kayınvalide imajıyla kalacak zavallı kadın.

Aslında severim onu. Şimdi doğruya doğru, "ver bunu sana yeni sıfır model kayınvalide verelim" deseler vallahi değişmem, mutluyuz biz. Çünkü..

En sevdiğim tarafı, birbirimizden bir "anne-kız" ilişkisi ya da böyle yandaki türde hissetmediğimiz şirinlikler beklentimiz yok. Ben evlendiğim kişinin annesine "anne" demeyi doğal bulmuyorum çünkü anne insanın bir tanesi yahu. Babanın sonradan evlendiği kişiye bile anne diyemezsin bence. Çok aşırı yakın olsan, annen yoktur, annenin yerine koymuşsundur, o zaman bile Betigül anne dersin, o bile ters bana. Sanki seni doğuran, dünya üzerinde en çok seven, gözü gibi sakınıp büyüten insana karşı bir haksızlık gibi geliyor bana. Neyse ki Alman kültüründe zaten "anne" kelimesi yok, hitaben "kayınvalideciğiiim" bile yok, direkt ismiyle hitap ediyorum ama Türk de olsa ben ancak Betigül teyze derdim kendisine. Bu açıdan çok şanslıyım. Tabii ki o da beni "kızı" gibi görmüyor, zaten kız çocuk hiç istememiş olduğunu da belirtmişti vakti zamanında (anne-kız psiko-analitik dinamiklerini bence fazla büyütmüş gözünde) :D Biz iyiyiz böyle "Öğrenen aşağı, Betigül yukarı"..

İkinci sıradaki en sevdiğim huyu, biraz asosyal olması. Yani devamlı etrafımda değil, asla hiç bir şeyime karışmaz ve eleştirmez. Şimdi bu sadece kayınvalide için değil, insanın kendi annesi için bile bir lüks. Anneler çocuklarının büyüdüklerini bazen kabul edemiyor, herşeylerine karışma, düzeltme, öneriler verme hakkını görüveriyorlar kendilerinde. Çok sıkıcı bir durum. Hele kayınvalidenin karışması, iyice sıkıcı. Ha işte Betigül'e bu anlamda yıldızlı on, kırmızı don veririm. Maya'yı büyütürken, çok kafam karışıktı ve bazen bir "büyüğün fikri"ne ihtiyaç duyuyordum, o zaman bile "Öğrenen, ben ne desem yanlış olur, her çocuk farklı, zamanla anlayacaksın dilinden merak etme" dışında bir fikir vermedi - ki şimdi ben de bunun bir anneye verilebilecek en iyi öneri olduğunu düşünüyorum: bebeğin dilini öğrenmeye çalışmak..

Üçüncü sıradaki huyu, benim için çok özel çünkü ben bazı konularda - ki annelik bunlar arasında ilk sıralarda - kendime güveni az insanlardanım. Ara sıra sırtımın sıvazlanması, pozitif motivasyon verilmem gerekiyor. Bilmem belki duygusal bir insan olduğum için ya da hırs denen şey bende sıfır olduğu için, ben bir çok konuda hemen yelkenleri suya indirebilen biriyim. İşte Betigül ve rahmetli eşini bu anlamda tek geçerim.. Betigül bana bir çok defa "Öğrenen, sen çok iyi bir annesin" dedi ama bunu boş boş söylemedi, her zaman bir "çünkü.." ekledi. Mesela ben kendimi en dipte hissettiğim bir gün bana "iki çocuğu çok iyi idare ediyorsun, gerçekten sana hayranlık duyuyorum çünkü ikisine de ayrı ayrı sevgi gösteriyorsun, zaman ayırmaya çalışıyorsun" dedi, ki bu benim o sıra devamlı aklımı kurcalayan bir sorundu, gerçekten çok iyi geldi.. Böyle ara sıra olumlu gözlemlerini dile getirmesi beni çok mutlu ediyor. İşin doğrusu benim kendi ailemden alışkın olmadığım bir durum bu, bizim kültürümüzde insan çocuğunu ne başkasına ne de çocuğun yüzüne övmez.. Bilirsiniz.. Halbuki yerinde ve dozunda yapıldığında çocuğun benlik gelişimi, özgüveni ve psikolojisi için ne gereklidir..

Diğer bir konu; eleştirsem de hayranlık duyduğum bir konu aslında. Betigül aşırı ben merkezcidir ama kendine çok iyi bakar. Dış görünüşü her zaman düzgündür, makyajsız saçı bozuk ve gecelikle asla görmedim ben onu. Hastayken bile.. 70 yaşındaki kadın hala incecik ve kondisyonlu, sporunu yapar, vitaminini alır, kişisel bakımına önem verir. Dıştan bu "bencillik" gibi gözükebilir ama kendi psikolojisi ve sağlığı herkesten önce gelir, önce kendine önem verir. Açık söyleyeyim, ben bu huyuna biraz hayranım. Çünkü bizde aman kendini düşünme, aman çocuklarına kocana anana babana arkadaşa dosta komşuya saçını süpürge et mantığı çok fazla ve sonuçta kendimizi yorgun, kullanılmış, elini verirken kolunu kaptırmış hisseden ve üzülen tarafın da biz olduğunu söylüyoruz. Halbuki Betigül gibi "önce benim iç huzurum ve mutluluğum" diyebilsek, kafamız sakin, iç huzurumuz yerinde olsak yani mesela çocuğumuza devamlı yemek pişirmek, bir sürü kıyafetler almak yerine kendimizi mutlu, enerji dolu göstersek, yani kendi hayatımızla örnek olsak, daha iyi değil mi? Mesela benim annemle babam Maya'nın resmen kulu kölesi konumundalar, ne dese yapıyorlar ve Maya da devamlı yeni şeyler istiyor, tutturuyor, ağlıyor, devamlı bir mızmızlık, dedeeeeğ ananeeeeğ geeel giiit otuuur kaaaalk bağırtıları.. Sonu yok emir kipindeki isteklerinin. Ama Betigül'e ancak incecik kısık sesiyle çekine çekine "oma bize gel, oynayalım" diyor, Betigül de ona "Maya'cım bugün yorgunum ama cumartesi sabah seninle 1 saat oynayacağım" diyor (söz verdiyse tutar) ve Maya asla ikinciye sormuyor, "tamam" diyip sevinçle cumartesiyi bekliyor! Aynı çocuk, iki farklı davranış.. (Ha hangisi iyi derseniz, bence ikisi de yanlış, ortası dengesi yok bizdeki anane dede babanne tutumlarının, neyse). Yani bence önce kendini düşünmek, çocuğa "ben senden başka biriyim, özelim, kendime saygı duyuyorum, kendime zaman ayırmam, bakım vermem gerekiyor, kendimi seviyorum" fikrini vermek ve böyle örnek olmak çok önemli. Sadece anane dede oma değil, anne baba olarak da "kendimi seviyorum, hayatı seviyorum, benim hayattaki özel yerimi seviyorum" fikrini vermemizin önemli olduğunu düşünüyorum.

Yani kısaca, kayınvalidemi bu huylarından ötürü seviyor, sayıyorum. Ayrıca aşık olduğum adamı doğurmuş, büyütmüş, sağolsun. Daha iyisi şamda kayısı gençler.. Yazdım, konuyu dengeledim, rahatladım :)

Bir de ilerde benim de kayınvalide olma şansım / riskim olduğu için:


24 Ekim 2017 Salı

Frankenstein'ın büyükannesi

Çok sinirlerim bozuldu, izninizle iki gıybet edip rahatlayacağım. Yazının iki kahramanı, Frankenstein (bizim oğlan) ve büyükannesi (Betigül diyelim artık, yabancımız değilsiniz, biz aile arasında gıybet ederken bu isimle anıyoruz kendisini) gibi gözükse de, yanlış anlaşılmasın diye baştan söyleyeyim bana asıl yamuk yapan "kahpe" kadere bozuğum ben, ona çok gıcığım, çemkirmelerimin tamamı ona! Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla..

Geçen gün kader bana güldü (sandıydım) ve Maya'nın anaokulundan bir kızın annesi son dakika güzelliği yapıp "kızlar beraber oynamak istiyorlar, Maya bize gelir mi?" diyerek Maya'yı davet etti. Tabii "istersem" ben de "kahveye buyurabilir"dim ama ben "aa oo yok kızlar rahat rahat oynasın, bebekle zor olur şimdi, siz keyfinize bakın (çüüüüüüüüüüz)" dedim. "Maya'yı anaokulundan alıp arkadaşına bırakırım, sonra Lukas'la 1-2 saat kahve falan içerim, yürüyüş yaparım" diye düşünürken, şeytan dürttü ve "Lukas'ı da babannesine kakalasana ayol, tek başına kahve iç fırsat bulmuşken" dedi. Bak şimdi.. Tepilmeyecek bir fikir. Aradım Betigül'ü, yalan söylemedim bak.. Dedim ki "Betigülcüğüm, saat 3-5 arası Maya'nın anaokulundan arkadaşıyla buluşması var ve Lukas davetli değil, acaba Lukas'a bakabilir misin?". Yalan var mı? Yok. Yalan söylemiş olsam diyeceğim kader haklı.. Ama yalan yok. Betigül "aaa tabii, zamanım var" dedi neş'e işinde şakıyarak (kendisi yeni bir jimnastik kursuna başladı, kafası fazla endorfin salgılamaktan güzel bu sıra).

Günler öncesinden heLecanlıyım tabii, kendimle büyük buluşmam var, hem de tam 2 saat! Bizim burda eve yakın sevdiğim bir cafe var, dedim bilgisayarımı alırım, ezelden beridir toplamaya çalıştığım kitaba bakarım, kahve içerim. Şahane. Gün geldi, saat geldi, Betigül geldi, giyindim süslendim, Maya'yı almaya çıktım evden. Yaylalar yaylalar.. Özgürlüüük. Azzzz sonra.

5dk olmadı, telefon çaldı: "Öğrenen, koş yetiş, oğlan düştü, ağzı burnu heryer kan, şimdi durdu kanamıyor ama ben çok panikliyorum". Hımm. Şimdi ikinci çocuk olunca.. Paniklemeden önce sorular belli: "kanama durdu mu? (evet) dişlerine baktın mı, kırılma düşme kopma var mı? (yok) dili, dudakları açılma kanama var mı? (yok) düşerken kafayı çarptı mı? (hayır) E şükür o  zaman daha ne olsun? Paniklemedim ne yalan söyleyeyim. E durmuş işte kanama da..

Şimdi beni ruhsuz ilan etmeyin, durumu açıklayayım. Bizim oğlan biraz.. Nasıl diyeyim "anneaaağ" diye gelişinin temsili yanda işte. Bu emeklemeye, sıralamaya başlayalı beri (hayır henüz yürümeye hiç niyeti yok) iyice sakar şopar halde, mesela yatağa doğru hızla emeklerken küt diye kafayı yatağın kenarına çarpar, geri çekilir, bir daha çarpar. Masaya tırmanır, kendini serbest düşüş bungee jumping yapar misali yere bırakır. Parka gider, nerde demir, oraya kafa atar. Ya çocuğun içinden gelen şeyler bunlar.. Tabiatı bu şekilde. Maya'da görmediğimiz bir "kontrolsüz güç".. E haliyle adam devamlı yara bere, morluk içinde. Ya işte Frankenstein boşuna demiyorum.

Valla bakımsızlıktan, ihmalden, boşverilmekten de değil. Sayısız kere 5cm yanımda düşüp kafa üstü çakıldı, parmaklarını her gün bir yerlere sıkıştırıyor. Ha bir de herşeyi yeme huyu var, ne bulsa yiyor, artık bizim evde "şekerim traş makinamı gördün müüüü?" "oğlan yemiştir, bezini açınca bak çıkmış mı" gibi sohbetler dönüyor. Hokunda boncuk bulmuş gibi sevinmek değimini alaşağı eden bir aile olduk, bunlar hep rutin bizde. Sorarım size, kaçınızın telefonunda "şehir zehirlenme hattı"nın numarası kayıtlı? Yani durum o noktada.. O nedenle "ay her yer kan, bayılazaaaağım" diyen Betigül'e göz devirdim, yoksa ben de sevgi dolu bir anneyim tabii.

Dedim "Betigül sakin ol, durmuş işte kanaması, telefonda ağladığını da duymuyorum (ulan bi dakka) çocuk yanında de mi?" (evet kucağımda) "E tamam o zaman sorun yok".. Olmadı. Yemedi. Hissediyorum telefonun diğer ucundaki gerilimi.. "Betigülcüm, doktora götürmeme gerek var gibi bir durum mu?" dedim "ay bilmiyorum kiiiii" diye ince bir ses geldi. Allaaam kadın ağlayacak üf tamam ya o cümleyi kurmam farz oldu, anladım: "eve geleyim mi Betigül?" dedim artık.. E cevap tabii "iyi olur, bir bak istersen.."

Maya'ya da sinirli sinirli dinliyor sohbeti "üf geç kalıcam sosyal okazyonuma" diye düşünerek. Dedim "eve gidip Lukas'a bakıp çıkıcaz, ok?" dedi "ben gelmem, arabada beklerim, hızlı gel, radyoyu da aç giderken". Allahım ruhsuz ananın ruhsuz kızı.. Gittim eve, baktım Lukas'a, evet morarmış çocuğun dudağı, içten ısırmış heralde yazık. İçini çeke çeke oturuyor kucakta. Beni görünce yine celallendi ağlaması tabii. Yemezler yavrum, sen ikinci çocuksun, o "yavvvvvrumu kimselere bırakamam" halinden iz kalmadı bende.. Kusura bakma o 2 saate ihtiyacım var. Fakat o an bi şeytan dürttü beni, ulan dedim hani yer gök kan olmuştu, Betigül'ün üstü başı gayet bembeyaz duruyor?! Ne iş?? Ay yavrumu öyle kanaya kanaya yere mi koydu bu kadın?

Artık şu yandaki kibar gelin de değilim artık, direkt sordum "nerde kan hani?" dedim "tuvalet kağıtları dolusu kan oldu" dedi, "panikledim" dedi, alt dudağını titretti. AYH. Bak dedim Betigül, bu çocuk şöyle sakinleşir: alırsın bir tas, koyarsın içine azıcık su, işte soksun elini çap çap yapsın bak unuttu bitti. Çok zor değil. Bildiğin maymun işte. Maymunluk yap azıcık. Çocukla çocuk ol biraz be kadın. Kraliçe gibi oturma gerdin hepimizi..

Neyse suyu verdim, çocuk beni unuttu, çıktım arabaya döndüm. Maya'yı bıraktım oyuna, gittim kafeye. Yarım saat rötarlıyım ama 1,5 saatim var, başarabilirim. Kafe kapanmış!

Ay kahpe kader.

Yakındaki sevmediğim diğer kafeye gittim. O da kapalı. Ne oluyo ya, karma? Hepsi benim duygusuz ruhsuz analığımın mı cezası, yahu durmuş işte kan diyorum, çocuk suyla oynuyor mutlu diyorum, ya azıcık benim de keyif yapmak hakkım değil mi. Ay 1 saat kaldı.

Üçüncü kafede yer buldum. İnternet bulamadım. Olsun önemli değil. Ama kahve de iğrençti. Sabahtan kalmış sanki. Dahası şaka gibi yanımda rahip kıyafetli bir adam (rahip yani yahu bildiğin rahip) oturuyor, sanki "yavrunu kanaya kanaya bıraktın, Allahsız ruhsuz anne" der gibi. Ay aklım devamlı yavruda, dudağını masanın kenarına çarptı dedi ama nasıl oldu tam da anlatamadı, ayrıca neden Betigül'ün üstü kan olmamış ya? Ay sinir oldum. Bir defa da yine bu çocuğu bırakmıştım, çocuğa bakarken tırnaklarını kesmiş Betigül, birini de kaybetmiş (panikle BAP'ı aramış, ben tırnaklarımdan birini evinizde kaybettim demiş!), tabii ki ben elimle koymuş gibi buldum, ayol bir de değil iki koca tırnak! Ayak değil el neyse (gıybetçileeeer, merak ettiniz biliyorum). Yine de iğrenç ya, başkasının evinde, salonun ortasında tırnak mı kesilir üfff. Kayınvalide diye demiyorum hakikaten tuhaf bir kadın, yazın bakmayı unuttuğu çiçeklerim ölünce gitmiş yerine yenilerini almış, üf sanki anlamıycam! Benim ucuzcu yerden aldığım cılız çiçekler bir olmuş sana hormonlu çiçek (asla ucuz mal almaz çünkü). Ay kadını nasıl korkutmuşum ben bu gelin kaynana ilişkisinde hahahaha

Ay neyse. 1 saat rahipli mahipli geçti işte. Maya'yı aldım, eve geldim. Maya "aaaaaa oma burda, oma benimle oynar mısın lütfeeeeen" dedi. Betigül "hayır maya, 2 saat lukas'a baktığım için çok yorgunum, evime gidiyorum" dedi. Maya bozuldu. Falan filan.

Aman neyse. Gıybet bunlar hep yaaa. Silicem ben bu yazıyı. Ama azcık dursun sinirim geçsin. Öyle.

20 Ekim 2017 Cuma

Anne kafasından nasıl kurtulacağız?

Hani bir karakter vardır ya, yani hepimizin sosyal çevresinde illa ki bir adet vardır, çocuk dışında konuşacak konu bulamayan, konuyu Antik Yunan Felsefesi'nden ya da sualtı arkeolojisinden açıp çocuğa getirebilen tip.. Üstelik bu tipler yıllar içinde öyle kemikleşiyor ki, mesela gençlerin kullandığı jargondan, günlük sosyal yaşamdan, teknolojik gelişmelerden, sanatsal ya da düşünsel gelişmelerden bi'haber ve daha kötüsü de ilgisiz o "kızım geldin mi, ne yerdin, belin açık belin" türü annelere ya da "evlen artık"tan başka söz bilmeyen teyzelere, en beteri de "sana kirli bişeyler söyleyeyim mi? Oğlan bi ishal olmuş, üstüm başım .okla sıvandı bugün" diyen sevgililere dönüşüyor. Allah muhafaza ama yemin ediyorum, acil önlem almaya başlamazsam benim de sonum o!

Son zamanlarda çocuksuz insanlarla çok fazla görüşemedim. Hele bekarlarla neredeyse hiç görüşemiyorum. Eskiden, milattan önce zamanlarda yani, evli ve çocuklu insanlar bir 6 ay benimle görüşmedi diye "ay bunlara da bi haller oldu, iyi ki bi evlendi mıç mıç kocacığıyla takılıcak, iyi ki bi çocuk yaptı kafayı çocukla bozdu" falan dediğim oldu, yalan söyleyecek değilim. Kader her zaman tükürdüğünü yalatıyor işte insana. İşin kötüsü, olayı da anladım, görüşmek istememek değilmiş olay, tamamen evli ve çocuklu insanın hiçbir şeye yetememe hali, kafayı çocukla bozma değil çocuktan kalan zamanda koltuğa yığılıp kalma, basireti bağlanma haliymiş.. Çocuklu olunca çocuklularla görüşüyorsun çünkü onlar birbirlerini oyalarken sen iki çift laf edebiliyorsun. Kocaylayken de kocalılarla görüşüyorsun çünkü adamlar teknolojiden konuşurken sen iki çift laf edebiliyorsun. Aslında en iki çift lafı çocuksuz ve kocasızken edebiliyorsun çünkü hayat denen şey var önünde, konudan konuya atlayabilir, zamanı tamamen unutabilir, eve bile gitmeyebilirsin.. Böyle özgürlükler var. Sonra koca ve çocuk giriyor hayatına, ki ikisinin birbirinden çok da farklı olmadığını cicim aylarının bitimine ya da çocuğun ele avuca geldiği zamana rast gelecek şekilde öğreniyorsun. Aslında hiç bir kadın tek çocuklu değil, sadece arada yaklaşık 30-35 yaş farkı olan biri biyolojik biri (g)üvey iki çocuğun olduğunun farkında olmayabiliyorsun..

Neyse; kısaca kocalı çocuklu insanlarla görüşüp, koca ve çocuk konusunda kıt kıt konuşmalar içine girdiğim saçma salak bir dönemde, bu konulardan bana bile bıkkınlık geldiği anda şunu fark ettim: "ben bekar insanlarla arkadaş olmak, onlarla sanattan, seyahat etmekten, dünya politikasından konuşma özlemi içindeyim. Hemen kolları sıvadım ve iki bekar arkadaşla arka arkaya iki randevu ayarladım. Ay içimi bir heLLecan bastı!

Buluştuk. Konuları önceden çalışmışım bak; bir film var tartışmak istediğim, sağır sultan'ın bile okuduğu bir kitap var eleştirisini yapmak istediğim, ha bir de seyahat planlıyorum onunla ilgili birşeyler konuşuruz, olmadı "the uzun"u ve "the orange"ı eleştirir "bu dünya nereye gidiyor lo" ederiz iki kelam diye düşündüm. Fakat ben tam "film" diyorum, o bana "ay erkekler domates gibi iyisi kalmadı galiba" diyor, ben tam "kitap" diyorum o bana "çocuklar kitap gibi ya, amma şey öğreniyorsundur" diyor, tam "the uzun" diyeceğim, "ay içim bayıldı boşver politikayı, sen asıl oğlanı anlat farklı mı kızdan" diyor. Pes ettim. 1 bardak köpüklü şarabımı yudum yudum sindire sindire içerken, o çocuksuz kıymetli zamanımda arkadaşa çocukları anlattım, o da bana "üf evlenemedim, şimdiye iki çocuğum olsaydı hayat ne güzel olurdu" muhabbeti yaptı. Kız bu arada sanatçı, hepimizin dibini düşürecek kadar hareketli ve bereketli bir sosyal hayatı olduğunu sanıyoruz, "anne kafası"nı alır da duvara vura vura tozunu kirini patlatır diyeceğim biri. Onun bile içinden anne kafası çıktı ya, korktum ben bu anne kafasından.

Dönemseldir dedim, ikinci arkadaşla buluştum. Bu kız Alman ve koyu feminist. Eşeği sağlam kazığa bağladık bu sefer. "Ayh şekerjan çocuk konuşmıycaz tamam mığğğ" dedim baştan, tamam bu sefer olacak bu iş. "Kızım çok fena battım, arada buluşsak şu anne kafasından sen beni bi kurtarsan, beni proje olarak ele al" dedim, "okey" dedi. Tabi dilim alışmış arada çocuk geliyor ucuna, "hop dur" diyor "ay cansın caaan" diyorum. Çok iyi gidiyoruz. O ikinci kokteyli söyledi, ben "bi limonata rica ediym" dedim..

Ne olduysa o ikinci kokteylden sonra oldu. Kız dedi ki "Öğrenenciğim, sana bir şey anlatıcam. (içses: hamile!) Ben bir adamla tanıştım. Bu adam biraz müslüman (içses: müslüman sevgili yapan alman kıza geeeel, hem de bu devirde, herkes müslümandan korkarken, helal be! işte alternatif dost buna denir, oleys), böyle vücutta dövme falan istemiyor (içses: e istemiyorsa yaptırmasın, zorla değil ya), ben biliyorsun son yıllarda çok alternatif yaşadım, biraz durulmak istiyorum, bu adamı seviyorum, sanırım o da beni seviyor, bu adamla ben ciddi düşünmeye başladım" dedi. Ve ekledi: "ben geçenlerde dövmelerimi sildirdim biliyor musun, valla yaptırmaktan daha çok acıdı ama olsun, sevdiğim için hissetmedim bile (içses: e acıdı dedin hissetmedim diyorsun, aklım karıştı?!). Fakat bu adam biraz namazında niyazında müslüman, benim de ona ayak uydurmamı bekliyor tabii, ben de sanırım çok değiştim, çok farklı bakıyorum hayata son zamanlarda". (İçses: feminism kocayıbulana dek..) Durmadı işte kız orda, dedi ki: "Bu adam korunmaya da karşı, bence de bir aile kurmak için yaşım geç değilken... Fakat tesettüre girmemi de bekliyor". (içses: olm la sırayla gelin la, birer birer gelin la!) Ya şimdi sevgili arkadaşlar, ben herkesin inancı kendine diyen, isteyen tesettüre girsin isteyen bikiniyle gezsin, keşke kimse karışmasa diye düşünen ütopik ve saftirik biriyim. Fakat hıristiyan kültürde ateist ateist 40 yaşına kadar gelmişsin, tesettüre böyle hönk diye girilmez be bacım, resmen aşk için tesettüre giriyorsun, iki gün sonra aşk bitince o tesettür sağına soluna dolanmasın? Yani biraz okusaydın etseydin, bak ben 2 senedir sufi olmaya çalışıyorum, o işler öyle kolay değilmiş, oku oku bitmiyor, kendime bile daha "ben sufizme inanıyorum" diyemedim, kaldı başkaları.. Ayrıca kızım, içki masasındayız?!?

"Yavrum" dedim. Demem genelde Coşkun abimiz gibi "bir gazoz ısmarlayayım mı sana?" der gibi "yavrum" ama dedim. "Bak yavrum" dedim hatta.. "Yavrum kafayı mı yedin sen, şaka mı yapıyorsun?" dedim aslında tam olarak. Ay gülecek enseme tokatı patlatacak sandım, yapmadı. Eyvah ya ciddiymiş, kızacak dedim, yapmadı. Gözleri doldu be! Sen başla ağlamaya.. "Ben" dedi "çocuk istiyorum, aşırı istiyorum ama şimdiye dek kimse baba olabilecek gibi görünmedi gözüme ama bu adam çok farklı, biraz yaşı da var (içses: al başına kendi babasından ilgi görememiş kız evlat sendromu of) ama çok şefkatli, çok iyi biri, sadece biraz müslüman işte, ya neden olmasın, sizim dininiz aslında özüne inince çok güzel bir din, ben müslüman olmak istiyorum, bunca sene yanlış yaşamışım, ben iyi bir eş ve anne olucam (içses: kızım birer birer ol, hangisini olucaksın bi dur yaaa ay içim kasıldı), bir sürü çocuk çok güzel bence, hali vakti çok yerinde zaten, sadece o çalışır ben çocuklara bakarım, düşünsene kocaman bir ev içinde bir sürü çocuk! (içses: imdaaaaaat)

Ay kalakaldım. Bi şarap daha söyledik karşılıklı. "Ay" dedim "Tamam be, ne istiyorsan onu ol, hayat çok kısa. Ve fakat benden sana bir dost tavsiyesi, ne olacaksan ol da başka biri için değil, kendin için ol. Bu böyle "ay sıkıldım, vazgeçtim" işi değil, çocuğun geri dönüşü yok, yapınca 18 sene başında hatta 35 sene diyelim şuna, artı eksi, atsan atılmıyor satsan satılmıyor. Yemin ederim bunalıyorum, çok zorlanıyorum, dıştan göstermemeye çalışıyorsun hani bi halt yedim ama kuyruğu dik tutayım durumu işte. Ama şu korunmayan müslüman abi işi beni kıllandırdı, ne yalan söyleyeyim, bu iş "hal vakit" işi değil be kızım, enerji işi, sosyal destek işi.. Ayrıca bu dünyaya çocuk getirilmez diyordun, sürdürülebilir kalkınma diyordun, eşitlik, coğrafi alandan ve ırktan bağımsız düşünülmesi gereken insan hakları diyordun. Ay erkek sömürüsü diyordun, kadının ezilen kimliği diyordun. Ay içimi geriyordun.." dedim. Ve birden kendimi 2 çocuklu, evli olduğum halde, kafası "anne kafası"ndan çok uzak, çok "sağlıklı düşünen kafa" olarak buluverdim. Ay David Lynch filmi gibi, herşey bulanıklaştı. İçses bile tıkandı kaldı, dut yemiş bülbüle döndü ya içsesim.. Her an enseme inecek "kandırdım kiii" şaplağını bekliyorum bir de. Hala umudum var. Yok gelmedi o şaplak..

Biraz daha konuştuk, anne olmanın kötü taraflarını yeterince anlattım ama o "e sen niye yaptın o zaman, bana yapma diyorsun" noktasına gelmeden kestim. "Allah sana akıl vermiş, dindar da olacaksan kendin ol, bak oku demiş, dinle dememiş, yani aktif eğitim, pasif değil" dedim. Senle bir ay sonra bir daha buluşalım, biraz içsesini dinle dedim (içses: yaşşa be apla). Sonra kalktık işte, ben kocama, çocuklarıma, rutin hayatıma döndüm. O da bisikletine bindi, şehrin merkezindeki alternatif, sanat ve feminizm kokan evine döndü. Hayat denen şey paket gibi; büyük paketlerden büyük hediyeler çıkar diye bir kural yok. Hatta en güzel hediyeler en küçük paketlerden çıkıyor galiba..

Kıssadan hisse: Demek ki "anne kafası" için anne olmak gerekmiyor, her anne de otomatik "anne kafası"na sahip olmuyor. Anne kafasından kurtulmanın en iyi yolu da "başkasındaki anne kafası"nı görüp "oh hadi yine iyiyim iyi" demek. Mutluluk; başkasının durumuyla kendi durumunu karşılaştırıp "ooo ben daha iyi durumdayım" demek diyen bencil ama huzurlu insanlara da selam olsun..

17 Ekim 2017 Salı

Yeteneği var ama istemiyor diye zorlamalı mı?

Maya geçen sene 3-3,5 yaş arası çok severek baleye gitti. Ta ki ben doğum yaptığım için o haftaki kursa babası tarafından götürülüp, yanlışlıkla 3-4 yaş grubu yerine 5-6 yaş grubuna katılana ve onlar gibi dans edemediği için üzülüp "ben bi daha baleye gitmiiiicem" diyene ve eski grubuna bile dönmek istemeyene dek.. Bir 6 ay ara verelim dedik ve bu hafta tekrar bir deneme yaptık; önce bu yandaki gibi kalkıp 5dk denedi, sonra alttaki fotodaki gibi kucağıma oturup izlemeyi tercih etti ve sonuç: "istemiyoruuuum, assssla gitmiyceeem".

Maya'yı yapmak istemediği hiç bir şeye zorlamadım. Fakat, bu bale konusu içime dert oldu. Çünkü gerçekten vücudu baleye çok uygun ve yeteneği de var (ay "herkesin çocuğu kendine süppeeer" olayı değil valla, ben de 5 sene bale yapmış bulunduğum için bu işten az biraz anlıyorum ve Maya'yı izlerken "hah sonunda yeteneği olan bir şey bulduk galiba" demiştim). Fakat yine baleden ve camiasından biraz anladığım için, "aman sevmiyorsa hiç yapmasın çünkü bu balerinlerin çoğunda psikolojik beden algısı sorunları, sahne ve performans kaygısı ile hırsın getirdiği sosyal ve kişilik bozukluğu sorunları çok görülüyor, aman yazık ya, bir sürü meslek var boşversin" de diyorum (bakınız, izlemeyenler için Black Swan). Ayrıca ben bıraktıktan sonra devam eden arkadaşlara, öğretmenlerimize bakıyorum da; psikolojik durumu bırak hepsinin ayak sorunları, yaralanmalar ya da aşırı kullanım sonucu bedensel sorunları almış başını gitmiş.. Kıyamıyorum kızıma.

Öte yandan; Maya bir konuda (daha) bana çok benziyor. Hırs denen şey Maya'da sıfır. Eğer bir şeyi maymun iştahıyla merak edip denedi ve ilk seferde yapamadıysa, "yapmıycam istemiyorum" diyor ve ne dersen de ikna edemiyorsun, asla ikinciye denemiyor. Özellikle bedensel uğraşlar (jimnastik, dans, ritm) konusunda biraz da yeteneksizliği var. "Antalya'ya tatile gelmiş, otelin animasyon ekibinin gazabına uğrayıp tiyatroya çıkıp oryantal dans denemek zorunda kalmış Alman turist misali, bir odun gibi kıvırtıyor" örneğini biraz aştı iş, belki solaklıkla da ilişkili bir bedensel sakarlık ya da bedensel disleksi falan gibi bir hal aldı.. Ama bizim evde de çocuklarla böyle müzik açılıp dans etme olayı hiç olmadı (sevmem ben de) yani çekirdekten geri kaldı yavru. Neyse yani bedensel anlamda, spora falan gittik ettik ama Maya pek sevmedi, genelde tek dönemlik denemelerle sınırlı kaldı. Ben de üstüne gitmedim, daha nasılsa çok küçük, koşma oynama yaşı yeni başlıyor. Severse okul çağında gider dedim.

Bir de artık 4 yaştan itibaren artık "anne ile" yapılan spor kalmadı pek. Burada çocukları kapıdan bırakıyorsun, aynı odayı bırak, dışarıda bile beklenmiyor. Ama Maya hala yabancısı olduğu ortamda bana yapışık ve ilk derste değil en az 5 derste anca açılıyor, kendini güvende hissediyor. Ama bunda da hata genellikle benim, çünkü diğer annelere bakıyorum kapıdan ağlayarak bırakıyorlar çocukları, çocuklar gerçekten de 5dk sonra anne falan aramıyor. Yani "zorlama" konusu Almanlar için "motivasyon" ile eşdeğer ve sakınca görmüyorlar.. Ben yapamıyorum.. Bana göre onun ağlaması, kendini terk edilmiş hissetmesi falan 1 saatlik beden eğitiminden daha önemli bir konu. Özellikle de yapması "gerekli" olmayan durumlarda (mesela konu okul ya da sağlık kontrolü falan olsa hiç acımam bırakırım tabii ki).

Öte yandan; şu ikilemdeyim. Biraz hırs ve hafif kaygı düzeyi hayatta başarılı olabilmek için çok gerekli. Biz anne babaların temel görevi çocuklarımızın "yetenekli" olduğu alanlarda onlara motivasyon ve destek vermek. Bu bazen "zorlama" anlamına gelse de.. Mesela benim ailem aynen benim şu an yaptığım gibi "tamam yavrum yapmak zorunda değilsin, istemiyorsan bırak" düsturu ile büyüttü beni ve işin doğrusu böyle "asıldığım" hiç bir hobim yok. Her yeni şeyi denemekten çok hoşlanır, 1-2 dönem yapar, sonra "sıkılır" bırakırdım. Bazen derslere gitmediğim için geri kalır, diğerleri gibi yapamadığım için bırakırdım. Oysa beni zorlasalardı, mesela teyzemin oğluna yaptığı gibi "hayatta 1 spor, 1 müzik aleti mutlaka olmalı" deselerdi..

Şimdi de çok heyecanla başladığım, sonra "amaaan sıkıcı" diyip bıraktığım bir sürü yarım yamalak hobim var.  Farklı spor türlerini yapıyorum, bir iki enstrümanı işte öyle çalabiliyorum, birkaç keyif aldığım hobim var. Aslında eşim "çok farklı alanlarda bilgin var, bu seni ilginç ve çekici yapıyor" dese de, mesela tek bir ya da iki alanda uzmanlaşmış olmayı tercih ederdim. Mesela benden harika bir vurmalı çalgılar üstadı olabilirdi (Yeni Türkü'nün bateristi demişti bunu bana, kendi kendime uydurmadım yahu) ya da balerin olabilirdim bak, kara kuğu Öğrenen Anne.. Yani keşke asılsaydım bazı hobilerime de bu işin üstadı olabilseydim! Annemler zorlasaydı, ağlaya sızlaya da olsa her haftasonu beni götürselerdi bu kurslara acaba olabilir miydim ki?

Olurdum belki ama ne derece yaptığım işten zevk alırdım işte onu bilmiyorum.. Çünkü insanın gerçekten içine o işin "aşkı"nın düşmesi gerektiğine inanıyorum ben. Yoksa binlerce mutsuz balerinden biri olursun diye düşünüyorum..

Kısaca; ben kızımı zorlamıyorum. Bunun sonucunda maymun iştahlı, benim gibi her şeyi denemekten zevk alıp, hiçbir şeyi tam anlamıyla yapamamış bir insan olması ihtimaline rağmen, zorlamıyorum. Ama bir yandan da "kolaya kaçmasına" izin veriyorum.. Yani hırs yapmamasına, asılmamasına, biraz zorlanarak kazanılan başarının zevkini öğrenememesine neden oluyorum. Halbuki "hadi kızım, bu kursa yazıldık bu dönem boyunca gideceksin, yine sevmezsen bir sonraki dönemde kayıt olmayız ama bu dönem deneyeceksin" şeklinde katı ama sakin bir tonda ikna edici davransam inanıyorum gerçekten de keyif alabilir. Çünkü bir yandan da istiyor, diğer çocuklara özeniyor, eve geldiğimizde bale kıyafetlerini çıkarmadan 1 saat orda gördükleri gibi, tek bir hareketi yanlış yapmadan ve gerçekten yetenekli diyebileceğim kadar mükemmel dans ediyor! Valla ben bu kızı çözemedim :)

(Çözdüm ayol, bildiğin performans kaygısı ve çözümü de olumlu motivasyonla adım adım o uğraşı sevdirmeyi, başarı için değil zevk almak için yapma fikrini aşılamayı denemek ama artık bik bik bik psikoloğum ben.. Böğk yani)

Spor kaygısı konusunda şurda güzel bir yazı var, tavsiye ederim.

11 Ekim 2017 Çarşamba

Sevgili Günlük

Çok sevdiğim Mari tam 14 gün önce bir "çelınc" başlattı, "sevgili günlük" diye her günümüzün bize kalan tortusunu, en ince ayrıntısına dek kayda almak. Sevdiğim diğer bloggerlardan bazıları da katıldı, ben de keyifle okuyorum ama iş bana gelince "amaaağn benim iki çocuklu rutin hayatımı kim ne etsin" diye düşündüğüm için yazmıyorum. Ama bugün bu çelınc'a 1 günlüğüne katılacağım, hem Mari'nin hatırına, hem de "bu da iki çocuklu bir annenin rutin günü bacım.. buyur burdan yak" demek için. 1 gün ama neredeyse her gün aynı şekilde geçiyor..

Dün sabah "resmi olarak", gece Lukas'ın 10-100-1000 baloncuk kere uyanmalarını saymazsak, normalin 1 saat öncesinde 05.00'da başladı. Kalk borusu bu sefer Maya'dan "babaaaağ, monster traum (canavarlı rüya) görüyoruuuum, yetiiiş" ritmiyle çalındı. Biz BAP'la aynı yatağın iki tarafındaki aynı konsollara kurulu, aynı marka birer bebek radyosuyla uyuyoruz, kimin "bebeği" arıza verirse o kalkıyor, diğeri direkt totosunu dönüp fosura fosura uyuyor. BAP kalktı. Ben de tam gardımı almış uyuyacağım, birden Maya ile BAP tepemde bittiler. Maya "anne ben bi tane monster traum görünce kendim uyuyabiliyorum ama bu sefer bin tane monster traum gördüm" diye beyan verdi ve girdi yatağın tam ortasına. Girer girmez de sarmaş dolaş uyudu(lar) BAP'la ikisi.

Ben uyuyamadım, kalktım. 06.00'da Lukas kalktı. Onunla oynadım biraz. 07.00'da BAP kalktı, sırayla (beraber değil) duşlarımızı aldık sonra o oğlanın altını değiştirip giydirirken ben Maya'nın anaokulu için kahvaltısı ve öğle yemeğini hazırladım. Sonra bizim 3. çocuğa dönen "Dolores" (Stephen King'den evet) adını verdiğimiz kefiri bardağa aldım, duş yaptırıp yeni süte koydum. Bu arada BAP'la Lukas musli yiyerek kahvaltı ettiler. BAP'ı öpüp işe yolladım, Lukas yerde oynarken Maya uyandı. Lukas her sabah Maya'yı görünce aşırı sevincinden kakasını yapıyor, huy işte. Onu değiştirirken Maya'ya kabızlık ilacını içirip tuvalete yolladım, ikisine de önce D vitaminlerini (bu kış Maya'ya da deneme amaçlı D vitamini vermeye karar verdim) sonra diş fırçalarını verdim. Karşılıklı diş fırçalayıp gülüştüler, kardeşlik ne güzel diye düşünüp gözlerimi nemlendirmeye fırsat bulamadan ilk hırlama yaşandı: "anneağğğ Lukas diş fırçamı aldı tuvaleti fırçalıyoooo". Derin nefes aldım verdim. Sonra Maya 5dk boyunca elbise seçti, beğenmedi, başka giydi, saçını at kuyruk istedi beğenmedi Elsa örgüsü istedi, yanlışlıkla Anna örgüsü yapmışım (tam bilemiyorum farkını, bilen varsa Allah rızası için anlatsın) baştan yaptık. Bu arada çorabını ters giymiş, onu çıkartıp baştan giydirdim. Fanilasını Türk tipi donunun içine sokmaya çalıştım, çok sinirlendi. Klasik bir sabah hazırlanması ve didişmelerden sonra 08.30'da evden çıktık.

Bebek arabasını asansörle indiriyorum, her sabah düğmeye kim basacak kavgası veriyoruz. Bu sabah Lukas bastı Maya ağladı, "yarın sen basarsın Maya, Lukas ağlar merak etme" diye onu teskin ettim. İşe yaradı, sustu. Okula yürürken 4 solucan gördük. 3'ünü elimizle sevmemiz icab etti, sonuncusu "derin uyuyordu", rahatsız etmedik.

Maya'yı okula tıktık, Lukas'la günlük alışverişi yaptık ve eve döndük. 10'da N. ile Lukas'tan 3 ay küçük kızı F. kahvaltıya geldiler. En yakın arkadaşımla 2 aydır görüşemediğimi fark ettim. 11'de Lukas aşırı yorulduğu ve kendini bilmez F. itfaiye arabasını ağzına sokmaya cüret ettiği için sinir krizi geçirerek yatağa giderken, N. ile F.'de "English exit" (brexit'in halk ağzına düşmüş kullanımıyla "selamsız sabahsız bir mekanı terk etme hali") tabir edilen şekilde koşar adım evimizi terk ettiler. Ben de biraz Lukas'la kestirdim sonra kalkıp evi toparladım, biraz boş boş internete baktım, US vize iptalinin yankılarını falan okuyup endişelendim vs. Lukas uyandı, hazırlandık, çıktık. Maya'yı anaokulundan aldık. Maya bana yine 5 tane sanat eseri hazırlamış. Oldukça postmodern tabir edilebilecek birkaç kesme yapıştırma işinin altına imzasını da çakmış: "AYMA" olarak. Ayma olarak okuyunca kızıyor, "hayır Maya yazdım sen okuyamıyorsun" diyor.

Ayma, Ayma'nın aynen verdiğim gibi geri aldığım (tamam yoğurtla 3 tane üzüm yemiş şimdi günahını almayalım) beslenme çantası, giymek istemediği paltosu ve ben çıktık anaokulundan. Arabada "anne bugün sürpriz ne yapıyoruz?" dedi, normalde spor ya da oyun randevusu olmayan günlerde anaokulundan çıkınca "sürpriz" pasta yemeye gidiyoruz (öğle yemeğini neden yemiyor sorusunun cevabı da bu aslında) ama bugün bizim mahalledeki şatolardan birinde (ay evet birkaç taneler) "1 günlük prenses" diye bir etkinlik vardı. Ben de Maya'yı yazdırmıştım, şatoyu gezip, orada yaşayan "prenses"in hikayesini dinleyip, sonra da prenses kıyafetleri giyip makyaj falan yaptılar. Sonuç bu oldu :D Maya Antuanet.. Ekmek bulamayan, her gün pasta yiyen Maya Antuanet..

Şato ile ilgili çok güzel detaylar öğrendim, mesela ortaçağda prensesler asla pembe giymezmiş çünkü pembe ve kırmızı agresif renkler olup erkeklerin renkleri ve prensesler için sadece yeşil ve sarı uygun görülürmüş. Maya da prenseslerin asla yıkanmadıklarını özellikle de saçlarını yıkamadıklarını duyunca baya ilgilendi konuyla. Bu iyi olmadı.

Ordan 17 gibi eve döndük. Çocuklara meyve dilimledim. Maya şatonun müzesinden aldığım boyama kitabını boyamak istedi, Lukas da onun odasında legolarla oynamaya daldı. Ben de akşam yemeğine giriştim. Fırında hokkaido kabaklı, kırmızı yağ biberli, patatesli tavuk yapıyorum. Kabağı kesmekle uğraşırken içerde güzel güzel oynuyorlar, sessiz sakin.. Hatta fazla sessiz sakin. Kıllandım.

Bir gittiysem........ Maya güzel güzel boyama yapıyor, dünyadan haberi yok. Lukas kalemleri almış, en ispirtolo ve en siyahını tabii sokmuş ağzına, kalemi kemirirken kemirirken açmış, tüm ispirtoyu emmiş, halı, yüzü gözü ve dahası tüm ağzı simsiyah! İşte bu, oğlan Addams Family'ye dönmüş:


O panikle "kızım hiç mi bakmıyorsun kardeşine!" diye bir bağır ben.. Bre salak, 1 yaşındaki çocuğu emanet ettiğin de 4 yaşındaki çocuk! Ay hemen doktoru aradım. Bu doktoru biliyorsunuz artık, dünyanın en sakin ve en Kaptan Picard adamı.. Ulaşamadım. Panik oldum. Oğlan zehirlendi diye BAP'ı aradım. BAP hemen ordinaryüs prof dr. google'a danıştı, elini eteğni öpem gugıl ya, Allah senden razı olsun, "bişi olmaz yeaaaa" dedi gugıl bize ama çok laubali gibi geldi hali tavrı, Münih'te zehir danışma merkezi var, hemen onu aradık. Neyse, "korkmayın" dediler. Oğlanı banyoya soktum, akladım pakladım, halıyı sildim, Maya'dan özür diledim "tabii ki sen Lukas'ın bebek bakıcısı değilsin Maya'cığım, birden çok korktum zehirlendi diye, heyecandan sana bağırdım, yapmamalıydım" dedim. "Tamam anne yarın yine kalemi yerken haber veririm" dedi. Nefes alıp verdim.

BAP mesaj attı, "geç geleceğim fizyoterapim varmış" diye. İçimden asıl fizyoterapiye benim ihtiyacım var diye geçirdim çünkü 3 haftadır geçmeyen bir bel tutukluğum var. Sol tarafımdaki en alt kaburgamda uzun süredir bir ağrı var, özellikle nefesimi ve karnımı içime çektiğim zaman artıyor, üstüne bu bel ve kalça ağrısı çıktı. Sanırım Lukas'ın kucak sevdasının da etkisi var. Kendimi soru işareti gibi hissediyorum. Tüm bunları düşünüp, "bir masaj randevusu alayım" derken, çocuklara yemeklerini verdim. Kız "babam gelmeden yemem" dedi, oğlan da "Maya gelmezse yemem" moduna girdi. Bekledik.

BAP geldi, yemek yedik, Maya 1 bölüm Masha, 1 bölüm Peppa izledi. Ben etrafı toplar BAP telefonunu kurcalarken, Lukas mutfaktaki mıknatıslarla oynadı. Sonra çocukları yıkadık (beraber değil yine sırayla), dişler fırçalandı, Maya'nın tuvatele oturtulması krizi sırasında ben Lukas'ı hazırladım. Lukas 15dk'dır tuvalette oturan Maya'ya iyi geceler diyip el sallayacağına, şaşkınlıktan el çırpıyor her gece, aynı espriye her gece gülüyoruz. Lukas uyudu, Maya'yı hazırladık, hikayesini okuduk, Maya tekerleme gibi bir şarkı öğrenmiş "oo piti piti"nin Almancası, uyku öncesi kimin yatak yanında oturacağını böyle belirliyor. Piyango BAP'a patladı, ben hain hain sırıtarak ışığı kapayıp çıktım.

Çocukların ikisi de uyuyunca, yine bebek telsizlerimizi alıp salondaki koltuğun 1mt2'lik alanında aşk tazeledik. Birer elma yedik. Netflix'ten izlediğimiz dizilerden bir bölüm daha izlerken ben koltukta sızdım. BAP "uyuyorsun" diyince de sinirlendim, homurdanarak kalkıp tuvalete gittim, dişimi fırçaladım ve yatağıma yatar yatmaz horul horul uyudum. Tabii gece boyu yine 10-100-1000 baloncuk uyanmaya uyku denirse. Maya da sanırım 1 defa su istemeye BAP'ı çağırdı. Bugün de böyle geçti işte..